Tasavvufî Hallerden VECD
22 Tem

Aşk, vecd ve de istiğrak İner hep sağnak sağnak Hakk bir tecelli etse Olur mu hiç bağırmamak…

Tasavvuf yolu, insanın derûnunda pek çok manevî haller meydana gelmesine sebep olan bir yoldur. Bu manevî hallerden biri de vecddir.

İlim amele, amel de kişiyi manevî zevk ve irfana taşır. Bir  elma ağacı yere dikilir, bu amelle sulanır, neticesi olarak meyve verir. İşte insan o meyveyi yerken aldığı lezzet, bu manevî hallere benzetilebilir.

Vecd, kelime anlamıyla “bulmak” demek olup, kişinin yaptığı amelin neticesinde ruhunda manevî bir coşku bulmasıdır. Bir anlamda da hâlin galebesiyle kendinden geçme derecesine varmak şeklinde vuku bulan bir dalış ve heyecandır.

Vecdin başlangıcı “tevâcüd”, ortası mevâcid, sonu ise “vecd” ve “vucûd”dur. Tevâcüd; “ağlayamıyorsanız ağlamaya çalışın” kelamıyla işaret edilen, manevî haleti celbetme yoludur.

Vecd, bu manevî hallerin neticesinde bir nevi erimek o hallerin kemâlini yaşamaktır. Vucûd ise yok olmak anlamında, bu hallerin derûnunda meydana getirdiği hali kontrol altına almak, yani geldiğini bile hissetmemektir. Vecd’in çoğulu “mevâcid”dir. Vecde gelene de “vâcid” denir, Vecdin basit şekli “tevâcüd”, en mükemmel şekli ise “vucûd”dur. Derviş; Allah’ı temâşa etmek arzusuyla tutuşarak kendinden geçer. Onun bu hali “vecd”dir. Vecdin sonunda aradığını bulması ise “vucûd” tabiriyle ifade edilmektedir. Bunlarla yakından ilgili bulunan “tevâcüd” tabiri ise, insanın kendisini zorlayarak (zikir veya diğer hareketlerle) vecdi araması demektir. Tevâcüd; içten olmayıp dış vasıtalarla sağlandığı için bir çeşit gösteri mahiyetindedir. Bu yüzden kibir ve gurur verdiği (çünkü başkaları görmektedir) söylenerek pek hoş görülmez.

Bu bağlamda kişi vecd halinde sayha atabilir, gayri ihtiyari bağırabilir. Bir nevi tazyikle boşalan suyun kovadaki sarsıntı etkisiyle kovanın titremesi ve ses çıkarması gibidir. Kalb; feyz-i İlâhi ile dolup taştığında bunun etkisi azaları etkisi altına alır ve kişi derin bir ruhanî hal neticesinde sayha atabilir, “Allah” diye bağırabilir. Fakat bu hali yaşamayan kişilerin göstermelik olarak vecd izhar etmesi doğru değildir. Bunlar amaç değil, araç hallerdir.

Pir Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s) vaaz ederken bir kimse “Allah” diye bağırır. Geylânî Hz.leri (k.s) o kişiye dönerek buyurdu ki: “Bunu ne için söyledin. Neden bağırdın? Yarın kıyamet günü bu yaptığının hesabını vereceksin!” (Fethu’r-Rabbânî-Geylâni Hz.lerinin vaazları)

Yani Gavsu’l-Azam (k.s) Hz.leri o kişinin bunu manevî bir halle yapmadığına vakıf olmuş ve onu gösterişten men etmiştir.

Zülcenâheyn Hz.leri bu durumu:

 

Aşk, vecd ve de istiğrak

İner hep sağnak sağnak

Hakk bir tecelli etse

Olur mu hiç bağırmamak…

 

Mısralarında ifade etmiştir. Tabii burada dikkat edilecek nokta, sayhanın ancak Hakkânî bir tecelli neticesi olmasının güzel olduğudur.

Sohbet ve zikrullah meclislerinde sayha atmanın şartını tasavvuf büyükleri şu şarta bağlamışlardır: “Sayha atan kişi, o anda ne kendisinden ne çevresinden, yanındakinden habersiz hale gelmeli.”

H. Mustafa Hayri Öğüt (k.s) Hz.leri de “Aşka gelerek sayha atmak caiz, ama ‘bana cezbeli derviş desinler’ diye sayha atmak doğru değildir” buyurmuşlardır. Zikrullah anında çok şiddetli sallanmak, kişideki unsurların sıkışmasına sebep olur ve gayri ihtiyari titremeler olursa da buna itibar edilmez. Zikir; tam bir huzur ve huşu ile hazin hazin, ağır ağır, kalbe sindire sindire, buğday başaklarının rüzgârda hafif hafif sallanışı, ağaç yapraklarının ahenkle salınışı gibi yapılır. Darbeli olarak şiddet göstermek, aşırı derecede öne arkaya sallanmak kişide manevî huzuru bozar. Âhenk de sağlanamaz. Usûlüne uygun yapılan zikrullahta, gelen manevî hale itibar edilir, bu hal içinde kalp coşar, ruh o amelin nurunda erir ve bir sayha vuku bulursa bu haktır, gerçektir. Bu; zikrin kalbe eriştiğine, sardığına işarettir.

Vecd; karşılaşma, yüz yüze gelme, buluşmadır. Kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer vecddir. Vecd; Hakk’tan gelen mükâşefeler, tecellilerdir. Vecd; daha çok, kendinden geçme ve istiğrak manasında kullanılmaktadır. Bu anlamdaki vecd bir sır olup, tarifi mümkün değildir, ancak yaşamakla öğrenilir.

Amaç hiçbir zaman vecd veya başka bir hal değildir. Haller gelir geçer, asıl olan istikamettir.

Ama bunlar manevî zevklerdir ki, yapılan işlerin lezzet alarak yapılmasıdır. Bir nevi insanın ağzının tadıdır. Amaç elmayı yemektir ama lezzet alarak yemek de ayrıca bir nimettir.

 

Nâr-ı uşşâkı hoş gör

Atma taş ey zahidâ

Bir tecelli olsa kalbe

İhtiyar elden gider…

 

Parlatırsa zikr-i Hakk

Âşıkların dilhânesin

Âh çeker, sayha vurur

Nâm u vakar elden gider…

 

Cezbe-i Rahmân gelir de

Gaşyederse aklını

Sanki bir mecnûn olur

Her ne var elden gider…


H. İbrahim DURGUTLUOĞLU diğer yazıları