Tecelli ve Zuhûr
17 Eyl

Tecelliden nâsib erdi kimine Kiminin maksûdu bundan içeri

Zât, bir şeyin hüviyeti kendisi olup, sıfat ise o hüviyete bağlı özelliklerdir. Sıfat mertebesi telvîn yani renkten renge girme yeridir. Zat mertebesi ise temkin, sabit kalma yeridir. Değişmez, bozulmaz sarsılmaz.

Hazret-i Allah’ın (c.c) tecellileri, zâtına ve sıfatlarına aittir. Sıfatları, cemâli ya da celâlidir.  Sıfatlar esmâü’l-hüsnâ penceresinden görünür.  ”Razzâk” ismi bir kula parlarsa o kulun rızkı bol olur. “Afüvv” ismi tecelli eder parlarsa o kul affedici olur. “Alîm” ismi tecelli ederse o kul ilimlere mazhar olur. Çünkü her ne var ise gerçekte Hakk’a aittir. Kuluna dilediğini yansıtır. Şâfi’ ismi ile şifa verir, Hayy ismi ile hayat verir. Selâm ismi ile selamet, Rahmân ismi ile rahmet verir. Sıfatların, kulun varlığında tecellisi (nûrunun görünmesi, zuhûr etmesi) kulda şaşkınlık, heyecan ve heybet, haşyet, korku, celâl, ya da neşe verir. Çünkü sıfatlar sonsuzdur. Kul aynadır, Hakk nuru ise o aynada sürekli tecelli ve zuhûr eder. Âlem aynasında zuhûr eder fakat âlem bunu bilmez ama insan halife olduğu için bu yansımayı bilebilecek ve  bunları seyrederek olgunlaşacak şekilde yaratılmıştır. Tuğla ile aynada güneşin ışığının görünmesi aynı mıdır?

Tecellilerin yeri kalptir. Bunun zahiri belirtisi ise bedende görünür. Kalb, “takallub” yani değişen manasındadır. Kul, Rabbini isim ve sıfatları mertebesinde bilir. Zât mertebesi yani Hakk’ın hakikati ve kendisi noktasında kul idrakten, anlamaktan acizdir. O sebepten “Hakk’ın nimet, fiil ve sıfatları tefekkür edilir, fakat Zâtı, nasıllığı ve niceliği düşünülemez.

Hadis-i şerifte geçen bir duada Peygamberler Sultânı “aleyhissalâtü vesselâm” Efendimiz:

Lâ uhsî senâen ’aleyk, Ente kemâ esneyte ‘alâ nefsik

Rabbim, Senin kendini bilmen gibi benim seni değerlendirmem asla mümkün değildir, Seni ancak Sen hakkıyla bilirsin”  buyurdular.

Âyet-i kerime de mealen:

”Ne zaman ki, Musa, mîkâtımıza/buluşma yerine geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. ‘Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana!’ dedi. Rabbi ona buyurdu ki; ‘Beni katiyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de beni görürsün.’ Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, ‘Sen sübhânsın’, ‘Tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim’ dedi.” (A’râf, 143) 

Denilir ki, “Hakk nuru” bir iğne ucu kadar  dağa gösterilmişti. Dağ ile bağlı bulunduğu sıfat arasındaki perde çok az kalktı ve dağ dayanamadı. Dağlar “Azîm” diye zikreder, derler.

Ey dağ! Gerçek azamet kimindir, büyük kimdir, bak ve gör.” Dağ buna nasıl dayansın!

Kur’ân-ı Kerim’de bu durumun benzeri şöyle geçmektedir:

Muhakkak ki biz emaneti yere, göğe ve dağlara teklif ettik de onlar kaçındı. Onu insan yüklendi. Çünkü insan, zalim ve cahildir... (Ahzâb, 72)

Kalpler, Rahmân’ın kudret parmakları arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir hadis-i şerifi kalbin “Cemâl” ve “Celâl” tecellileri altında sürekli evirilip çevrildiğini bize anlatır.

Kalp, Allah’ın sıfat nurunun tecellisinde her an ayrı bir şekil alır tavra bürünür, renkten renge girer. Hepsinden geçmeli, Zât’a varmalıdır. Yani Allah nimet verir, azap edebilir gibi  durumlardan dolayı değil sadece ‘ibadete layık tek ve gerçek İlâh ve Ma’bûd olduğu için’ ibadet edilmelidir. Bu iş; şeyh terbiyesi olmadan mümkün değildir. Çünkü şeyh; heybet, cezbe ve kabza alemlerindeki sıfat tecellisine göre müride teveccüh eder, nurları yansıtır ve oradan geçirir, yoksa maneviyat yolcusu, Hakk‘a yürüyen kul takılır kalır.

Kul sıfatlarda takılır kalır denmesi şudur. Kul, Allah ‘ı Rahmân, Razzâk, Gafûr, Mu’izz vb. esma ve sıfatından dolayı sever. Bu sevgi, kulla Rabbi arasında perdedir. Halbuki bunları aşanlar “Zâtiyyûn Evliyası / Allah’ı karşılıksız sevenler” olurlar ki, Hakk ile aralarına bunlar hicap olamaz. Bunlar ‘kahrın da hoş, lütfun da hoş’ diyen seçkin kullardır.

Nâr-ı gâm nûr-u safâ hep bir çerâğın pertevi

Çeşm-i irfân ile bakana arada bîgâne yok 

Üzüntü ateşi de sevinç nuru da hep aynı meşalenin ışığıdır. İrfan gözü ile bakana arada yabancı, ayrı gayrı yoktur, hep Hakk’tandır.

Kahrı da lütfu da tek bir Zât’tan bilirler ve sıfata takılmaz, sıfatın sahibine yol bulurlar.

Niyazi Mısri k.s Hz.leri buyurdu ki: 

Kahr-ı lütfu şey–i vâhid bilmeyen çekti azâb

Ol azâbdan kurtulup sultân olan anlar bizi

Yani bu sıfatların sahibi birdir, kahreden de lütfeden de bir tek Zâttır. O halde telaş yok, derler. Her şey Allah ile vardır, var olmaya devam etmektedir.

Mürşid; insana sıfattan, Zâtî mahabbete yol verendir.  Gerçek ve hâlis olarak Allah aşkına insanı sevk edendir. Bu anlatılanlar, tecelliler, düşünmekle okumakla ele geçmez. Bilmek, görmek değil, olmak ve ermek önemlidir. Bunlara kavuşmak bir Kâmil Mürşid denetiminde devamlı zikir ve mücâhede ile olur.

Kalp de gökyüzü gibidir. Bazen açık bazen kapalı. Kabza aleminde korku ve şaşkınlık olur, ruh heybet sıfatının tecellisinde şaşırır, erir gider. Bu, bedene yansır. Bedende değişik bir hüzün hali olur. Ya da cemâlî bir sıfat tecelli eder. Ruh her yönde nice nice nimet lütufları görür, sevinir. Bunun bedene etkisi de hep gülmek ve neşelenmek olur. Allah (c.c) bir kula kahrıyla görünse kul âlemde kahırdan başka bir şey görmez, lütfuyla görünse lütuftan başka bir şey görmez. Sonsuz sıfatların art arda tecellisi anında kul,  bir olan Zât-ı İlâhi’yi  bilirse buna “vahdette kesret”, “kesrette vahdet” denir. Bu kişiler için ‘daima Hakk ile meşgul ve beraber’ denir. Maksat Allah’ı görür gibi ibadet etmek ve gerçek imana kavuşmaktır. Her şeye gücü yeten, sevk ve idare eden ancak O’dur.

Yunus Emre (k.s) Hz.leri buyuruyor:

Tecelliden nâsib erdi kimine

Kiminin maksûdu bundan içeri


H. İbrahim DURGUTLUOĞLU diğer yazıları