Vahdet-i Vücûd
08 Ağu

Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm

 

Vahdet; kelime anlamıyla birlik, tevhid ise birleme demektir. Istılah-ı sûfiyyede  Vâcibü’l-vücûd ile mümkinü’l-vücûdu izah etmek için kullanılır.

Akîde-i Ehl-i Sünnet’te vücûd ikidir. Biri Hz. Allah’ın (c.c) vücûdu, yani varlığıdır. Bu vücûd (varlık) vâcibdir. Yani, olmaması düşünülemez. Varlığı kendindendir. Bölünmez, cüz değildir, hiçbir şeye benzemez. Bir yerde durması yoktur, intikali yoktur. Birdir, tektir. Cihetten münezzehtir. Mürekkeb, yani birleşik değildir. Akla hayale gelen ne varsa o, akıl ve hayale aittir, mahluktur, ilahî vücûd değildir. İlahî vücûd, muhâlefetü’n-li’l-havâdistir. Mahluklara benzemez. Evveli ve ahiri yoktur. Her türlü noksandan münezzeh Zat’ın varlığının akidemizde bildirilen özellikleri özetle budur. Gerçek var, bu İlahî varlıktır. Diğer her şey bu varlık ile vardır. İşte “vahdet-i vücûd” diye anlatılmak istenen budur (asıl ve gölge).

Vahdet-i mevcûd ise “her şey tek bir mevcûd”dur demek olup batıl ve sapık bir görüştür. Fikir mahsulüdür. Vahdet-i vücûd ise keşf, ilham ve marifet olup akide-i Ehl-i Sünnet’in geniş anlatılışıdır. Anlaşılamaması, kelime kabının dar olup, yeterli olmamasındandır.

Mümkinü’l-vücûd ise mahlukun varlığıdır, var olması için “Var edene” muhtaçtır. Kendi kendine kaim değildir. Yok olucudur, başlangıcı ve sonu vardır. Noksandır, mekanlıdır, sonludur. Cihetlerde mahpustur, renklerle belirlidir. Cüzlerden, zerrelerden mürekkebdir, teşekkülü böyledir. Bir “şey” varlığa çıkması ya da varlıkta devam etmesi için, başka bir kudretin tesirine  muhtaçtır. İşte bu mahlukun acizliğidir. Çünkü mahlukun başlangıcı için, hayatını idame için başka bir varlığa ihtiyacı vardır. Bu Varlık; başı sonu olmayan, varlığı kendinden olan, kendisinden önce bir kudret, varlık olmayan ezeli ve ebedi  olan İlahî zattır. Mahlukun varlığı, O olmadan olamaz. Muhaldir. O (c.c) kendi kendine kaimdir, mahluk ise O’nunla (c.c) vardır, varlıktadır. Hiçbir şey O değildir ama O’nsuz da değildir. Yani, O’nun isim ve sıfatları dışında kendi kendine kaim hiçbir şey yoktur. Her şey O’nunla vardır. Köpük deniz değildir ama denizin varlığı ile vardır. Zat sıfat ve ef‘âlde yegane Hakk’tır. Eşya, âlem sadece aynadır. Hakk’ın nurunu gösteren, esma nurlarını zuhur ettiren aynalar.

Hakk (c.c); vücûd bakımından yakın, vicdan (bulmak) bakımından uzaktır. Zatıyla var, sıfatıyla  muhît/kuşatmış, esmasıyla malum/bilinen, ef‘âliyle meşhuddur/görünendir.

İlahî Zat, mahlukunu yaratıp onlara  isim ve sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Alemde her “şey” bir ism-i ilahîden imdâd alarak varlıkta durur. Hayy ismi ile hayat, Sem‘i ile işitme, Kudret ile güç, Basar ile görme, Alîm ile akıl ve idrak, Kelam ile konuşma vb. vermiştir. Bu isimlerin  feyz cereyanı ile bu mahlukat varlıkta kalır. Hz. Allah (c.c) bir an bu esmaların şalterini kapatsa yani tecellisini kesse kaldırsa âlem yokluğa varır. Tecelli; eşyanın üstündeki hicabın kalkmasıdır. Gözdeki kapak açılırsa güneşi görür. Kulun varlığındaki, sıfatındaki hicab kalkar ve kul aslî sıfat sahibinin tecellisini, kendi fiil, sıfatının kaynağının, ilahî varlığın esma ve fiil nuru olduğunu müşahede eder. Buna kavuşmak içinde tek yol, kulluğa yapışmak, şeriatten, Kur’ân ve Sünnet’ten ayrılmamaktır.

Mutasavvife bu gerçeği ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne taşıyarak, mahlukun aslının yokluk olduğu şuurunda derinleşmişler, bunu gözle görülür derecede hissedip yaşamışlar ve mahlukun zat ve sıfatları bizâtihî kendilerinden değildir Hakk ile kaimdir, demişlerdir. Çünkü mahlukun zatta ve sıfatta istiklali kendi kendilerine oluşları ayrı ayrı ilahlar vücûda gelmesine sebep olmuş olur. Nitekim, kendindeki saltanat, kudret vb. kendinden bilen niceleri (firavun, nemrud) uluhiyet iddiasına yeltenerek  sapıtmışlardır. Bu sebeple mutasavvife, gerçek Zat olan Allah (c.c) ve O’na bağlı, O’nunla kaim gölge varlık olarak da  alemi anlatmışlardır. Bilindiği gibi gölge aslı ile kaimdir. Ama ne asıl gölgedir, ne de gölge asıl… Bu muhaldir. Benzerlik sıfatların suretindedir. Mahlukun vücûdu ariyettir, ödünçtür. Aslı Hakk’ın isim nurlarıdır. Kendinin değildir. İşte kulluğun bir anlamı varlığın asıl sahibini bilerek ona göre davranmaktır. Asıl varlığın tecellisi ile gölge varlıkta durur, ama burada bir nokta daha vardır. Mahlukun, gölgenin fiili, cüzî iradesiyle meydana gelir fakat aslı olan Hakk tarafından yaratılır. Bu da cebri ortadan kaldırır. Kulun iradesi ve cüzî kudreti fiilde vardır fakat fiili ortaya çıkaran kudret İlahî kudrettir. Kul diler teşebbüs eder, bununla İlahî kudret o işi yaratır, iyi ise hayrdır,  sonucu kuladır, şer ise de kuladır. Akide de bunları kudretiyle yaratan ise Hakk’tır. Yaratmak cebr değildir. Kul Allah’ın verdiği güçle iyiyi kesb eder, kötüden ictinâb eder, kaçınır. Bunlardan dolayı da hamd eder.

Tasavvuf büyüklerinin bir kısmından nakledilen bazı sözler bu gerçeklerde istiğraka vararak hakikati olanca çıplaklığıyla haykırmaktır.

Mesela:

Ene’l-Hakk: Bu kelam kulun yokluğunu anlatır. Hakk nuru kalbimde tecelli etti ben emanetçiymişim. Ben yoğum, bendeki tüm bu varlık, fiil ve sıfatlar benim zatıma ait değildir, emanettir, emaneti sahibine verdim, demektir. Kul vardır ama kendi kendine değil Hakk ile vardır. Bu şuurda derinleşenler kendilerini İlahî varlık karşısında yok bulurlar. Bu kelam da o türdendir.

 

Ete kemiğe büründüm

Yunus diye göründüm

 

Bu kelam da aynı şekilde Yunus’un kendi kendine kaim, tabiattan meydana gelmiş bir varlık olmayıp Hakk’ın isim ve sıfatıyla, kudretiyle meydana çıkmış bir varlık, yaratılmış olduğunu anlatır. Yoksa kimilerinin sandığı gibi, Zat-ı İlahî şekle bürünüp görünmüş değildir. İlahî varlık bunlardan münezzehtir. Kul, Hakk’ın ilim, kudret, rahmetiyle kuşatılmıştır. Zat ise kuşatılamaz. İdrak edilemez. İdrak; ihatayı gerektirir. “Gözler O’nu idrak edemez, O gözleri idrak eder” âyeti, ihata edenin Hakk olduğunu bildirir.

“Kulum bana yaklaşır, ta ki ben O’nu severim, sevince kulumun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, işiten kulağı olurum, benimle tutar, benimle görür, işitir, yürür” hadis-i kudsisi gerçek sıfat sahibinin Hakk olduğunu idrak ile kendine hakiki mana da sıfat ve fiil isnat etmekten geçmiş, gerçek sıfat ve fiil sahibinde yok olmuş, bu şuura vasıl olmuş kulun halini beyan eder. Elbette bu halde kul; görme fiilinin kimden geldiğini, tutmanın kimin verdiği güçle gerçekleştiğini idrak ederek yaşamış olur.

 

Sen çık aradan

Kalsın Yaradan

 

Kul kendini aradan çıkarırsa her şeyin tek sahibinin Yaradan Mevla olduğunu anlar.

Bir sanat erbabı bir eşya tasarlar, ilminde bunu tespit eder, sonra bunu inşa eder. Sanatçı ne bu eşyanın içindedir ne de eşyanın aynıdır. Ancak ustanın ilmi, kudreti, sanatı, tasviri o eşyadadır, onda görünür. Hakk’ın mahlukunda tecellisi bu misaldeki gibidir. Hakk Hakk’tır, kul kuldur. Büyük velilerin sözü de büyüktür ve sadece Kur’ân ve Hadislere dayanır, onların dışında değildir. Mutlaka bir açıklaması vardır. Açıklama bulunamayan sözleri ise Hakk’a havale edip, evliyâullâh hakkında hüsnü itikattan ayrılmamalıdır. Vahdet-i vücûd, itikadî bir konu değil manevî zevk ve keşfe dayalı ince ve derin bir konudur. Herkesin bilmesi şart değildir.

Evvel-âhir Allah’a (c.c) sonsuz hamd, Rasûlullâh (s.a.s) Efendimize ve pak ve temiz âl ve ashabına (r.a) salât ve selâm olsun.


H. İbrahim DURGUTLUOĞLU diğer yazıları