İstanbul Gelinliğini Giyerken...
İşte kara toprağı ak eden gül-i Muhammedî, ezelden beri mahzun gönülleri şâd ediyor. Onun ışığıyla aydınlanan şehirler medenîleşiyor, bu nurdan mahrum kalan insanlar ise denîleşiyor.
Gökle yer öğünme yarışına giriyor, sonunda kazanan dünyâmız oluyor. Çünkü, ‘Kâinatın Efendisi’ni bağrımda ben misâfir ediyorum, diyor. Eskiler, “Mekânı şereflendiren, orada bulunan insandır!” sözünü söylüyor. Gerçekten de Efendimiz, zamânın ve mekânın yegâne övünç vesîlesi olarak biliniyor. Toprak, hassas kulaklara şöyle sesleniyor: Benimle teyemmüm eden kimse de, suyla abdest alan adam gibi tertemiz oluyor. Çünkü ben Peygamber’in (s.a.s) mübârek ayağını öptüğüm, kadem-i şerifle şereflendiğim günden îtibâren ak pâk oldum, diyor...
Güzellerin güzelliği, hiç şüphe yok ki, çevrelerine de yansıyor. Cemâlin tecellisi, aynayı da cilâlandırıyor. Bostan ve Gülistan müellifi, bir gün çarşı hamamına gidiyor. Yıkanırken başına kil sürüyor. Derken etrâfa güzel bir kokunun yayıldığını hissediyor. Sâdi soruyor: “Ey kil! Sen basit ve âdi bir toprak parçasısın. Nasıl oluyor da etrâfa böyle hoş kokular yayıyorsun?” Kil cevap veriyor: “Ey Sâdi! Dediğin gibi ben basit bir toprak parçasıyım, ama bir zamanlar üzerimde gül bitmişti!”
İşte kara toprağı ak eden gül-i Muhammedî, ezelden beri mahzun gönülleri şâd ediyor. Onun ışığıyla aydınlanan şehirler medenîleşiyor, bu nurdan mahrum kalan insanlar ise denîleşiyor. Medîne gibi, İstanbul da kutlu ve mutlu beldeler arasına giriyor. Peygamber’i aylarca evinde misâfir eden Eyüp Sultan Hazretleri’ni, yüzyıllardan beri bağrına bastığı için bu kent de, ‘Peygamber Şehri’ne dönüşüyor. Dolayısıyla ‘Üç belde’nin birincisi, şehirlerin incisi Eyüp, ‘Uhrevi belde’ diye anılıyor.
Sâdece Eyüp Sultan değil, ‘Dersaâdet’in saâdet veren diğer beldeleri de, baharla birlikte âdeta cennet bahçesine benziyor. Piyer Loti tepesini kucaklayan ağaçların dallarında açan çiçekler, târihî mezarların arasından gülümseyen güller, ziyâretçilerine ‘Bahar geldi beyim, evde durulmaz’ diye sesleniyor.
İstanbul’un kendine mahsus özellikleri, gizlenmeyi seven güzellikleri daha çok bu mevsimde birer birer ortaya çıkıyor. Eyüp Sultan tepesiyle birlikte, Çamlıca da dile geliyor: Güneş doğarken ilk önce benim başımı okşar, şehre veda ederken en son beni selâmlar, hüznüme bir hüzün daha katar, diyor. Erguvan çiçekleriyle vuslata eren ‘Nehr-i Aziz’i, doya doya seyretmek için tepeme çıkmanız gerekir, diye nidâ ediyor. İstanbul’u sevenlerin başımın üstünde yeri var, diye bağırması, İstanbul sevdâlılarını galeyana getiriyor. Çamlıca’nın haykırışını duyan Kanlıca’daki Mihrabâd Tepesi’nin de tepesi atıyor; Boğaziçi medeniyetinin muhteşem tabloları sâdece senden değil, benden de çok güzel seyredilir, diyor. Nitekim Yahya Kemal de önceliği bana veriyordu, şehirden geçen denizi buradan temâşâ ederek enginlere dalıyordu, diye ekliyor.
Her mevsimde gözleri dinlendirmeyi, gönülleri şenlendirmeyi, ruhları neşelendirmeyi sürdüren İstanbul, özellikle nisan ve mayıs aylarında yeni gelin gibi süsleniyor, süzüldükçe süzülüyor.
Rûhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar.
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
Dursun GÜRLEK diğer yazıları
- 01 Mart 2025 Eyüp Hayrânı Bir Padişâh
- 20 Aralık 2018 Hükümdar Mıknatıstan Olsa
- 17 Temmuz 2017 Eski Kitaplardaki Eskimez Sözler
- 03 Haziran 2014 Hediyelik Altınlar
- 16 Şubat 2013 Kanûnî Sultan Süleyman ve İmam-ı Azam
- 12 Ekim 2010 Osmanlıda Sadaka-i Câriye Algılayışı
- 08 Ağustos 2010 İstanbul’un Manevî Fatihleri
- 22 Temmuz 2010 Şanlı Selâhaddin ve Büyük Nûreddin

