Zikir ve Namaz Yakınlığı
Müşerref olduğumuz İslâm’la hâlimize ne kadar hamd etsek azdır. Ticaret ahlâkı bozulmakta, her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Sadece ticaret ahlâkı değil, her şey bozulmaktadır. İnsanlığın kurtuluşu ve saadeti ancak ve ancak İslâm’dadır.
Cenâb-ı Allah buyuruyor:
“Onlar ne ticaret ve ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin korkudan fıldır fıldır döneceği günden korkarlar.”
(Nûr Sûresi, 24/37)
Rabbimiz bizlere kurtuluşumuzun yollarını gösteriyor. Dünyada iken varlığımızı devam ettirebilmemiz için çalışmaya ihtiyaç vardır. Rızkın on parçada dokuz parçasının ticarette olduğu düşünülürse, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Dünyada ticareti elinde tutanlar, parmaklarıyla insanları mahkûm etmişlerdir. Ekonomi deyip geçmemek lâzımdır. Canlı olanlar yemeye, içmeye muhtaçtır. Bu, hayatın değişmez kuralıdır. Müslümanlara doğru, dürüst ticaret yapmaları emredilmiştir. Bunların nebîlerle, şehidlerle ve sıddıklarla ahirette beraber olacakları unutulmamalıdır.
Müşerref olduğumuz İslâm’la hâlimize ne kadar hamd etsek azdır. Ticaret ahlâkı bozulmakta, her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Sadece ticaret ahlâkı değil, her şey bozulmaktadır. İnsanlığın kurtuluşu ve saadeti ancak ve ancak İslâm’dadır.
İşte bu keşmekeşliğin çaresini Cenâb-ı Allah açıklıyor. Böyle hayati önemi olan ticaret yapılırken bile sâlih Müslümanlar Allah’ı unutmazlar; O’nu zikrederler. Zikir, göklere açılan en büyük kapıdır. “Ve le zikrullahi ekber”(Ankebût Sûresi, 29/45) buyurulmuştur. Allah’ı zikretmek en büyüktür. Bu kelâmdan daha doğru hiçbir şey yoktur.
Ticaretle uğraşırken namaz vakti gelince hemen namazlarını kılarlar; tembel tembel oturup da münafıklara benzemezler. Zikir her hâlükârda yapılabilir. Bir söz vardır: “El kârda, dil yârda.” Yani eli işte, ticaret ve benzeri şeylerle meşgul olurken bile gönül yâr ile, dost ile, yani Allah (c.c) ile olur. O’nun zikriyle, O’nunla beraberdir. “Nereye dönerseniz Allah oradadır”(Bakara Sûresi, 2/115) ve “O Allah, size şah damarınızdan daha yakındır”(Kâf Sûresi, 50/16) ayetlerini tefekkür edelim.
Yine Rabbimiz buyurur:
“O mü’minler ki; ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yattıklarında Allah’ı zikrederler.”(Âl-i İmrân Sûresi, 3/191)
Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ve zekât vermekle emrolunmaktayız. Buradan anlaşılacağı üzere zikretmekle namaz kılmak ayrı şeylerdir. Bir takım kimselerin, “Kur’an’da veya hadislerde zikir yoktur” yahut “Kur’an’da geçen zikir namazdır” şeklindeki iddiaları asla doğru değildir. Zira ayette açıkça “zikirden ve namazdan alıkoymaz”(Nûr Sûresi, 24/37) buyrulmakta; böylece zikir ile namazın ayrı ibadetler olduğu bildirilmektedir.
Namaz, belli erkânlarla yapılan bir ibadettir. İçinde ve dışındaki farzları olan bir ibadettir. Hastalık ve özür hâlleri hariç olmak üzere, “Yanları üzerine yatarak” kılınan bir namaz dinde yoktur. Ne hadislerde ne de ayetlerde böyle bir ibadet şekli vardır. Gerçek muttaki, ihlâs sahibi âlim ve fukahadan da böyle bir beyan gelmemiştir.
Diğer taraftan içkinin yasak oluşundaki hikmetler bildirilirken, “O içki sizi namazdan ve Allah’ı zikretmekten alıkor”(Mâide Sûresi, 5/91) buyrularak bu mesele açıklığa kavuşturulmuştur.
Ayrıca bu ayette “Ricâlûn lâ tulhîhim”(Nûr Sûresi, 24/37) buyrulmaktadır. Ayette geçen ricâl kelimesi, recûl kelimesinin çoğuludur. Arapçada recûl bir erkek, ricâl ise erkekler demektir. Türkçemizde bunu “er kişiler, sözünün eri insanlar” şeklinde ifade ederiz.
Kur’an-ı Kerim’de “Ricâlûn sadakû va’dehu”(Ahzâb Sûresi, 33/23) ayetinde de dimdik duran, sözünün eri kimseler kastedilir. Her dilin ayrı bir özelliği vardır. Burada kadın manasına gelen imre’etün veya nisvetün kelimelerinin kullanılmamış olması; kadınların dışlandığı, önemsenmediği ya da bu emirlerle mükellef olmadıkları anlamına gelmez. Bu, dilin kendi özelliğidir. Yoksa kadınlara hakaret veya aşağılama söz konusu değildir.
Rabbimiz, insanları ve cinleri bir erkek ve bir dişiden yarattığını ve üstünlüğün ancak takvada olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah (s.a.s) de insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu, ne Acem’in Arap’a ne de başkalarının diğerlerine üstünlüğü olmadığını bildirmiştir.
Son zamanlarda fitnelerin artması, dağı taşı tutması sebebiyle, ortaya çıkan bazı türedilerin ortaya attıkları kadınlara hakaret eden, onları aşağılayan hadisleri çıkarıp atalım şeklinde safsataları olmuştur.
Hiç şüphesiz kadın ile erkek yaratılış bakımından farklıdır. “Leyse’z-zekeru kel unsâ”(Âl-i İmrân Sûresi, 3/36); erkek kadın gibi değildir buyrulmuştur. Kadının anne olması hasebiyle merhamet duygusu daha fazladır. Bu ve benzeri hikmetler sebebiyle dinde bazı hükümlerde farklılıklar vardır; şahitlikte, mirasta olduğu gibi. “Niçin böyledir, şöyle olsaydı daha iyi olmaz mıydı?” şeklindeki itirazlara hiç kimsenin hakkı yoktur. Bunlar Cenâb-ı Allah’ın kanunlarıdır. Onlara itiraz etmek bir yana, alay etmek mü’mini dinden çıkarır; inkâr eden kâfirlerin ise küfrünü artırır, azaplarını katmerli hâle getirir.
Gerek ayetlerde gerek hadislerde kusur aranmamalıdır. Öncekilerden bunu yapanlar oldu; hepsi çok acı mağlubiyetler aldılar. O günlerden bugüne kadar yapanlar ve bundan sonra yapacak olanlar da aynı acı akıbetlere uğrayacaklardır.
Benim burada ifade etmek istediğim, Müslümanları uyarmak ve uyandırmaktır. Tehlike kapıların eşiklerine kadar gelmiş ve dayanmıştır. Bu tehlikelerden kendimizi, ailemizi, eşimizi ve dostumuzu kurtarmaya çalışalım.
Yani, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşi vardır. Bu ateşin bekçileri “ğılâz ve şidâd” olarak vasıflandırılmıştır. Onlar korkunç, şiddetli, Cenâb-ı Allah’a asla karşı gelmeyen ve O’nun emirlerini olduğu gibi yerine getiren azap melekleridir.
Anlatalım, konuşalım, yazalım, çizelim; nasihatler edelim, dersler verelim. Müslüman, kâfirleri sevmez ve sevemez; onları dost edinemeyiz. Kâfirlerin güvenilirlikleri yoktur ve sakattır. Fakat onları insan oldukları için, ahiretin ve cehennemin ebedî olduğunu bildiğimiz için acırız. İmana gelmelerini isteriz. İnkârdan imana gelip ebedî ahiret yurdunda acı çekmemelerini arzu ederiz.
İslâmi tebliğ vazifesini zamana ve zemine göre hikmet ve mev’ize-i hasene ile yaparız. Resûlullah (s.a.s) buyurur ki: “Senin vesilenle Allah Azze ve Celle’nin bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.”(Taberânî, el-Mu’cem-ul Kebir. 1, 315)
Her şeyden daha hayırlıdır… Mükâfat işte budur. Bu, büyük bir müjdedir; böyle bir müjdeye nail olmak ne büyük bir bahtiyarlıktır, ne büyük bir onurdur. Resûlullah (s.a.s), bu gayret içinde olmuştur. Bununla da bizlere ve onlara da acıdığını, bundan kurtulmaları için İslâm’ı anlatmayı ümmetine emretmiştir. Sözün güzelliğine ve büyüklüğüne bakınız: “Güneşin üzerine doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlı...”
Yine Resûlullah (s.a.s)’in, Hz. Ali (r.a)’a buyurduğu gibi:
“Ya Ali! Senin vasıtanla bir kişinin hidayette olması, vadiler dolusu siyah tüylü develerden daha hayırlıdır.”(Buhârî, Cihâd, 102; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 34) Siyah tüylü, bakımlı develer kıymetli, değerli maddi varlıklar olup, hidayetine sebep olunduğu için alınacak sevabın ne kadar büyük olacağını varın siz hesap edin. Her iki hadisi şerifi hidayete sebep olanlara böyle müjdeler varken, hidayette olan müminlere, sözleriyle, yazılarıyla bâtılı anlatıp onların dalalete düşmelerine sebep olanlara neler neler olacaktır bir düşünelim. Resûl-i müctebâ (s.a.s) haber vermiştir; fitneler, inkârlar ve zulümler ortaya çıkacak, fitneler birbirini kovalayacak ve kıyamet yaklaşacaktır. Dünyanın sonlarına doğru bunlar meydana gelecektir. “Vehn” hastalığı ortaya çıkacak; Müslümanlar sayıca çok olmalarına rağmen suyun üstünde sürüklenen çer-çöp gibi olacaklardır.
İşte hadis, Sevban (r.a)’dan nakledilmiştir:
“Diğer milletler, sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir.”
Bunun üzerine sahabiler hayret ederek sordular:
“Ya Resûlallah! O gün sayımız çok mu olacak, yoksa azınlıkta mı olacağız?”
Efendimiz (s.a.s) buyurdu:
“Hayır, bilakis o gün sayınız çok olacak. Fakat siz, selin önündeki çer-çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek; sizin kalbinize de vehn verecektir.”
Bunun üzerine sahabilerden biri sordu:
“Vehn nedir, ya Resûlallah?”
O (s.a.s) da buyurdu ki:
“Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.”(Ebû Dâvûd, Melâhim, 5 no: 4297)
Ehl-i küfüre güvenilir mi? Kat’iyyen, kat’iyyen, kat’iyyen… Asla güvenilmez. Çünkü Rabbimiz (c.c) onlara güvenilmeyeceğini bizlere haber vermiştir. Müminlerle kafirleri kıyas ederken, onların kendilerine bırakılan emanetleri -az olsun çok olsun- sahiplerine geri vermediklerini bildirir. Hâlbuki mü’minler, kendilerine bırakılan emanetleri ne kadar çok olursa olsun, eksiksiz ve olduğu gibi sahiplerine geri verdikleri bildirilmektedir. Onlara duyulan güvensizlik yalnızca bundan ibaret değildir. Kalplerinde gizledikleri gayz, kin ve öfkeleri de vardır. Açığa çıkarmazlar, zamanı ve zemini beklerler.
Abdullah DEMİRCİOĞLU diğer yazıları
- 01 Mart 2025 Adalet ve Zulüm
- 09 Aralık 2023 METÂ NASRULLAH
- 15 Temmuz 2023 Nasuh Tevbesi
- 19 Ocak 2023 Tasavvufta Rabıta ve Uyarılar
- 11 Eylul 2022 Şerefli Üç Mekan
- 11 Eylul 2022 Tasavvuf Demirden Leblebidir – Kürsüden Kaleme
- 04 Nisan 2022 Tevbe ve İstiğfar
- 01 Aralık 2021 Dünya ve Ahiret Bereketi
- 08 Haziran 2021 Küfür ve Dalalet
- 08 Şubat 2021 Hicret, Ama Nereye?
- 18 Ekim 2020 Tasavvufi Hayat ve Allah Dostlarından Örnekler
- 26 Nisan 2020 Korona Virüs Üzerine
- 29 Ocak 2020 Kerb-i Azîm
- 28 Eylul 2019 Onların Sözleri
- 29 Nisan 2019 Şahadet ve Namaz
- 09 Mart 2018 Bir Gün Gelecek…
- 29 Ekim 2017 Tasavvuf Yolunu Tuttum Giderim
- 29 Ekim 2017 Doğru ve Sağlam İtikad
- 17 Temmuz 2017 Dua Üzerine
- 23 Şubat 2017 Kandiller ve Hadiselere Bakış
- 23 Şubat 2017 Bütün Müslümanlar, Bütün Maneviyat Erleri, Kardeşlerim
- 26 Ekim 2016 Zaman Gelecek ki…
- 25 Ekim 2016 Diyalog
- 09 Mart 2016 Emaneti Yüklenmek
- 31 Ocak 2016 Beşeriyetin İhtiyaçları; İlim ve Kur’ân-ı Kerîm
- 31 Ekim 2015 Bir Hadîs-i Şerîf Üzerine
- 30 Temmuz 2015 Şehr-i Ramazan
- 28 Şubat 2015 Rabıtanın Mahiyeti?
- 16 Kasım 2014 Kul Hakları
- 03 Haziran 2014 Mekke Ve Medine’nin Fazileti
- 09 Şubat 2014 Doğru Söylediyse Kurtuldu
- 17 Eylul 2013 Biz Neredeyiz?
- 25 Mayıs 2013 İlim Üzerine
- 16 Şubat 2013 Temel İki Kaynak
- 03 Kasım 2012 Dinî Hassasiyet
- 11 Ağustos 2012 Kur’ân ve Sünnet’te Veli Kavramı
- 11 Mart 2012 O’ndan Af Dileyiniz!
- 29 Aralık 2011 Zikrullâhın Feyz ve Bereketleri
- 06 Ekim 2011 Hasb-i Hâl / İntibalarım
- 05 Ekim 2011 Kurban İbadeti ve Bayramı
- 28 Haziran 2011 Üç Aylar ve Oruç
- 15 Nisan 2011 Kutlu Doğum ve Kaside-i Bür`e
- 26 Şubat 2011 Hayat Veren Davet
- 25 Aralık 2010 Zamânı Durdurun
- 25 Aralık 2010 Mâ ‘Adette Lehâ
- 12 Ekim 2010 Eğitim ve Öğretim Yılı Münasebetiyle
- 08 Ağustos 2010 Rahmet ve Mağfiret Ayı
- 22 Temmuz 2010 Dört Unsur
- 22 Temmuz 2010 Ne Olurdu
- 04 Nisan 2010 Hz. Peygamber´in Yüksek Ahlâkı

