Yokluk Kapısı
11 Ağu

Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım. (Bakara, 2/30)

 Ham insanı olgunlaştıran; bakırı altın, taşı elmas yapan tasavvufun temel esası “Yokluk” tur... Bu yokluk öyle bir mânâdır ki bütün “varlık”lar  bu mananın içinde gizlenmiştir. Bu yokluk Hintlilerin nirvanası gibi hiçbir şey olmamak değildir. Belki bir şey olmak ama bir şey olduğunu görmemektir. İşte tasavvufi kemâlatta yokluk her şey olmak ama kendini görmemektir. Şu düşünce ise tasavvufi prensipte yoktur:

“Ben yoğum, hiçbir şeyim, hiçbir şey de yapmamalıyım, çünkü yokluğum…”

Sûfi nefsine göre yok, Hakk’a göre var olan bir varlıktır. Gerçektir. Vardır. Varlığı Hakk varlığındandır. O’ndandır. Bir vezir kendisine göre “yok”tur, ama hükümdara göre “var”dır. Veziri hükümdar vezir yapmıştır, vezirin sözünü de hükümdardan dolayı dinlerler.

“Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30)

Varlığa yok demek hakikatlerin iptalini gerektirir ki bu mümkün değildir. Allah (celle celâlühû) Hicr sûresi 85. âyette meâlen buyuruyor ki:

“Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki kıyamet kopacaktır.”

İstanbul’da yaşamış meşhûr ârif , Hakk dostu Ebu’l-Vefâ Konevî’ye (v.1490) sordular:

“Hallâc-ı Mansûr ‘Ene’l-Hakk’ demiş, siz ne dersiniz?

Varlığın özünü gönül gözleriyle gören Ebu’l-Vefâ Hazretleri buyurdu ki:

“Ya ne deseydi? Ene’l-bâtıl mı, deseydi?”

Çünkü insan hakikati temsil noktasında bir gerçektir. Bâtıl değildir ki bâtıl denilebilsin. Peki, tasavvufi manada yokluk nedir? Varlıktan sıyrılmak tasavvufta şu şekilde ifade edilir:

Benlik davası gütmemek, kibirlenmemek, makam, mevki ile üstünlük sevdasına düşmemek, amellerine aldanmamak, rahmeti göz ardı etmemek... Aslının yokluk olduğunu, dünyada ebedi kalmayacağını, sonunda yok edileceğini fakat hesap vermek için tekrar var edileceğini bilmek…

Bu duygularda derinleşenler yokluk, hiçlik mertebesi ile ikram olunurlar. Allah’ın azametine göre yok hükmünde olduğunu idrak etmektir hiç olmak.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s):

“El-fakru fahrî / Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” demektir.

Hiçbir şey insanın değildir. Hiçbir şeye sahip de değiliz. Sahip olsaydık geri vermezdik. Hadi bakalım canını ver dediklerinde , “Bu can benimdir, alamazsın, vermem ya Azrâil” diyebilen olmuş mudur? Olmamıştır. Azrail (a.s) emr-i İlâhi ile nice canları almıştır ve alacaktır. Kendi canını bile alacaktır. İnsanın yumuşacık pırıl pırıl yüzünü, bedenini buruşturan, ipek gibi saçlarını ağartan döken yıpratan ihtiyarlık geldiğinde “Hayır, bu beden ve gençlik benim malımdır kendimindir, vermem, alamazsın ey zaman!” diyebilen olmuş mudur? Olmamıştır.  Zaman Allah’ın emriyle akıp gider ve üzerinden zaman geçen her şey eskir. Değişmez, bozulmaz tek varlık Allahü Teâlâ (c.c) Hazretleridir. Ezelen olduğu gibi ebeden de öyledir.

Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor; Rasûlullah (s.a.s) buyurdular ki:

“Dünya melundur, içindekiler de melundur; ancak zikrullah ve zikrullaha yardımcı olanlarla, âlim veya müteallim/öğrenen hariç...” (İbn-i Mâce, Zühd/3)

Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat içinde girer şehre... Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar valiyi. Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın köşesinde yere çökmüş ve etrafındaki hiçbir şey ile ilgilenmeyen bir adama takılır.

Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını vali. Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama:

“Behey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?”

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:

“Ben hiçim” der. Vali daha da hiddetlenir:

“Ne demek hiç, senin bir adın, şanın unvanın yok mu bre adam” der.

“Senin var mı?” der bu kez adam. Vali iyice şaşırır ama cevaplar:

“Gafil adam, nasıl anlamazsın, ben valiyim” der. Adam aynı ses tonu ile sorar yine.

“Peki, daha sonra ne olacaksın?”

“Sadrazam olacağım” der vali.

“Peki, daha sonra?”

“Padişah olacağım...”

“Peki ya daha sonra?” Kısa bir an duraksar vali, ve:

“Hiç” der...

Sadece gülümser perişan kılıklı adam.

“Senin o kadar uğraşıdan sonra olacağını, ben şimdiden oldum evlat” der geçer gider.

Kötülükten yok olan, iyilikle var olur. Ahlaksızlıktan yok olan, güzel ahlak ile var olur. Kirden yok olan, temizlikle var olur. Şerden yok olan, hayır ile var olur. Karanlıktan yok olan, Rahmânî nûr ile var olur.  Şeytanlıktan yok olan, meleklikle var olur. Tasavvufta “fenâ ve bekâ”nın (yokluk ve var olmak) ilk basamağı  bu şekildedir. Bu dünya yok olacak, içindekiler de yok olacaktır. Şu an hayatta olanlardan bir 100 sene sonra hepsi toprak altında olacaktır.  Ama bu dünya bâkî kalmayacak... Vakti saati geldiğinde  dünya top yekun yok edilecek, yıldızlar söndürülüp, güneş dürülecek ve herkes hesap meydanına sevk edilecektir. İşte yokluk  bu gerçeği bilmektir.

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.” (Rahmân Sûresi, 26-27)


H. İbrahim DURGUTLUOĞLU diğer yazıları