Kıssadan Hisse
11 Ağu

Tevafuk bu ya; o gece bizi Bağdat valisi yemeğe davet etmişti

Hz. Süleyman İle Doğan Kuşu

Bütün kuşların dilinden anlamasıyla ün salmış Süleyman Peygamber’e bir gün doğan kuşu gelerek adamın birini şikâyete koyulur ve der ki:

“Falanca adamın bir bahçesi var. Bahçe içindeki ağaçlardan birinde yuva yaptım. Adam gelip yuvamı bozuyor. Ona bir şeyler söyleyin de bu hareketinden vazgeçsin.”

Hz. Süleyman (a.s) hemen ağaç sahibini çağırarak:

“Bir daha doğanın yuvasını sakın bozma!” diye tembih ettikten sonra adamın karşısında şeytanlardan iki ifrite de şu emri verir:

“Ey ifritler, ben sizin ikinizin de âmiriyim. Gelecek yıl, o adam yine doğanın yuvasını bozarsa, ikiniz onu yakalayacak ve iki parçaya ayırarak, bir parçasını doğuya, bir parçasını da batıya fırlatacaksınız.”

Ertesi yıl gelip çattı. Ağaç sahibi, Süleyman Peygamber’in dediklerini unutup yine ağaca çıkarak doğanın yuvasını bozdu. Fakat bozmadan önce bir muhtaca sadaka olarak bir parçacık ekmek vermişti. Doğan yine Süleyman Peygamber’e gelerek yuvasını bozan adamdan şikâyetçi oldu.  Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) iki ifriti çağırarak vazifelerini yerine getirmedikleri için, kendilerini cezaya çarpmaya niyetlendi ve dedi ki:

“Ey ifritler! Niye emrimi yerine getirmediniz? Şimdi sizi cezalandıracağım.” İfritler:

“Ey Allah’ın halifesi Süleyman! Bahçenin sahibi ağacın üzerine çıkarak yuvayı bozmaya kalkıştığında onu yakalayıp tam emrinizi yerine getirecektik ki, o sırada Allah (c.c) gökten iki melek indirerek üstümüze musallat etti, getiremedik. Meğer adam bir yoksula sadaka vermiş. Melekler bizi yakaladıkları gibi birimizi tâ doğuya, birimizi de tâ batıya sürdüler. Böylece de adam verdiği sadakası sayesinde tuzağımıza düşmekten kurtulmuş oldu.”

 

Bir Kâse Çorba

Büyük erenlerden Cüneyd-i Bağdâdî vefat edince postuna Muhammed Harirî oturmuştur. Ömrünün altmış yılını ibadet ü taatla geçiren Harirî, zamanının kutbu olarak bilinir.

Yakınlarından biri, başından geçen ilginç bir hadiseyi anlatmasını rica eder. O da şu olayı nakleder:

“Bir gün tekkede otururken yalın ayak, saçları darmadağın solgun ve üzgün yüzlü genç bir fakir çıkageldi. Abdestini aldı, iki rekât namaz kıldıktan sonra ceketiyle başını örterek uykuya daldı. Akşam ezanı okununca yeniden abdestini alarak bizimle birlikte namazını kıldı.

Tevafuk bu ya; o gece bizi Bağdat valisi yemeğe davet etmişti. Ben ve diğer dervişler sohbet toplantısı yapacaktık. Davete giderken fakiri de çağırdım. Böyle bir davete ihtiyacı olmadığını, fakat kendisine bir kâse sıcak çorba verirsem çok makbule geçeceğini ifade etti. Kendi kendime, ‘Adam koskoca davete gelmiyor da benden bir kâse sıcak çorba istiyor, çattık’ diye düşünerek çekip gittim. Çorba da vermedim.

Davetten dönüp tekkeye geldiğimde genci bir köşede büzülmüş uyurken gördüm. Ben de yatağıma uzanıp uykuya daldım. O gece bir rüya gördüm. Rüyada Peygamberimizin sağında Hz. İbrahim (a.s), solunda Hz. Musa (a.s), arkasında da yüz yirmi dört bin peygamber yer almışlar, karşısında duruyorlar. Hepsinin yüzleri ayın on dördü gibi parlamakta ve etrafı nurdan bir ışık halesi sarmaktadır. Sevinç içinde sevgili Peygamberimizin elini öpmek için huzuruna koştum. Fakat bana yüz çevirdi. Aynı hareketi üç defa yaptım. Bir türlü elini vermiyordu, her seferinde benden yüzünü gizliyordu. Acaba sebebi neydi? Neden bana elini vermiyordu? Büyük bir üzüntüye düştüm. İçim içime sığmıyordu. Sebebini öğrenmeli ve hatamı düzeltmeliydim.

Dayanamayıp: ‘Ey Allah’ın elçisi! Neden benden yüzünü çeviriyorsun? Sana karşı ne gibi bir kusur işledim?’ Efendimiz (a.s) yüzünü bana döndü. Öfkesinden yüzü kırmızı yâkut gibi kızarmıştı. Dedi ki: ‘Ey Muhammed! Bu gece büyük bir kusur işledin. Fakirlerimizden biri senden bir kâse çorba istedi de vermedin. Üstelik de aç bırakarak valinin davetine gittin. Hangi yüzle sana bakabilirim, söyler misin?’

Sabah olup uyandığımda her tarafımı korku kaplamış, tir tir titriyordum. Gerçekten büyük bir suç işlemiştim. Gözlerimle hemen genci aradım. Fakat yoktu. Hızla tekkeden çıkarak yola düştüm. Baktım ki genç gidiyordu. ‘Ey genç, Allah aşkına bir dakika dur!’ diye seslendim. Durdu. ‘Şimdi sana çorba getiriyorum’ deyince, gülümseyen nazarlarla beni süzdü ve ardımdan da, ‘Üstadım!’ dedi. ‘Senden bir lokma ekmek, bir kâse sıcak çorba alabilmek için yüz yirmi dört bin peygamberin aracılığına ihtiyaç var. Herkes bunları nereden bulsun?’ Bunları söyledikten sonra da gözlerden kaybolup gitti. Donakaldım.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi fakirlere yardım elini uzatan ve kimsesizleri kollayan kullarından eylesin, âmin...

Yüce Allah buyuruyor ki:

“Allah yolunda mallarını harcayanlar her başağı yüz taneli yedi başak sevap kazanır. Allah (c.c) dilediğinin sevabını kat kat yapar. O’nun lûtfu bitiren bir tohum tanesine benzer. (Verimli bir tohum tanesi gibi kat kat zinesi gayet bol ve zengindir. O, herkesin ne yaptığını bilicidir.” (Bakara, 2/261)

“Mallarını Allah yolunda harcayanlar; sonra da peşinden harcadıkları kimselerin başlarına kakmayan ve gönüllerin kırmayanlar Allah katında yaptıklarının mükâfatını göreceklerdir. Onlar ne korku çekecek, ne de üzüleceklerdir.” (Bakara, 2/262)

Peygamberimiz diyor ki:

“Misafir, Allah tarafından gönderilen bir bereket ve nimettir. Misafiri gereği gibi ağırlayan kimse Cennette benimle beraber olacaktır. Misafiri hor gören ise benden değildir.”

Peygamberimiz diyor ki:

“Sadaka, Cehennem ateşine karşı bir perdedir. Kıyamet günü gelip çattığında (o günün dehşetli sıcağı karşısında) insanlar (yoksul ve düşkünlere) verdikleri sadakaların gölgeleri altında gölgeleneceklerdir.”

 

Allah Aşığı

Sa’dûn adında bir mümin kendini bütün varı ve yoğuyla Allah’a adar. İşi ve gücü sürekli olarak Allah’ı anmak ve O’na ibadet etmektir. Hatta o kadar ki bu yolda aklını fikrini kaybetmiştir. O yüzden de kendisine “Deli Sa’dûn” denilir.

Bir gün işte bu Allah aşığı avuçlarına, “Allah” kelimesini yazarken oradan geçen Sırrî Sakatî’nin şu sorusuna muhatap olur. Sakatî der ki:

“Ey Sa’dun, ne yapıyorsun öyle?” Sa’dûn da şöyle cevap verir:

“Ben Allah’ı çok ama çok seviyorum. Rabbimin ismini kalbime kazıdım başkası mekân tutmasın diye. Dilime kazıdım başka birini anmasın diye. Şimdi de avuçlarıma yazıyorum ki baktığımda göreyim ve gözlerim bir başkasına bakmasın.”

 

Zekâtını Vermedikçe…

Mûsa peygamber seyahat ederken bir gün ağır ağır, bütün samimiyetiyle namaz kılmakta olan bir adama rastlar. Adamın namazına o derece imrenir ki, Allah’a:

“Ey Rabbim, ne güzel namaz!” diye seslenmekten kendini alıkoyamaz. Ardından yüce Allah (c.c) şöyle buyurur:

“Ey Mûsa!” O kimse her gün gece-gündüz böylece bin rekât namaz kılsa, bin tane köle azad etse, bin defa cenaze namazı kılsa, ömründe bin kere hacca gitse, Allah yolunda bin defa savaş etse, malının zekâtını vermedikçe yine de boşuna…”

 

Peygamberimiz İle Şeytan

İki cihan güneşi Peygamberimiz (s.a.v) bir gün şeytanla mescit kapısında karşılaşınca ona:

“Ey Şeytan! Burada ne yapıyorsun?” diye çıkışır. Lânetlik şeytan verdiği cevapta:

“Mescidin içine girip namaz kılan falanca adamın namazını bozmak istiyorum, fakat uykuda yatmakta olan filan kişiden korkuyorum” diyerek sinsi plânını ortaya döküverir. 

 Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bu defa da şu ince noktayı anlamak için şu soruyu sorar:

“Ey Şeytan, Rabbine karşı ibadet eden, O’na yalvarıp yakaran o namaz kılan müminden korkmuyorsun da, her şeyden habersiz uyuyan o kişiden niye sakınıyorsun?”

Şeytan şöyle cevap verir:

“Mescitte namaz kılan mümin, cahil bir kimse. O yüzden onu yanıltmak ve namazını bozmak kolay. Fakat uykuda bulunan kişi,  âlim bir zattır. Namaz kılanın namazını bozduğumda, âlimin hemen yetişip düzelteceğinden korkuyorum.”

 

Âlim İle Zâlim

Vakti zamanında bir zâlim vardır. Adam pek çok haksızlık etmiş, nice zavallıları pençesi altında inim inim inletmiştir. Sayısız yoksul ve düşkünün ocağını söndürmüş ve ettiği zulümleriyle ülkesinde adını azgın bir zâlime çıkarmıştır.

İşte bu zâlim, bir gün işi icabı etrafında saygı ve sevgiyle anılan Allah bağlısı bir âlimi ziyarete gider. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde dünyadan el-etek çekmiş bulunan âlim, kendisini görmesin diye yüzünü örter. Kapıyı açan oğlu, zâlimin zulmünden korktuğu için:

“Kusura bakmayın” der. “Babam, çok hasta, ne yaptığını bilmiyor. Her halde farkında olmadan yüzünü örtmüş olacak. Yoksa sizin teşrif ettiğinizi bilseydi hiç yüzünü örter miydi? Babamın namına sizden özür dilerim.”

Bunları tek tek duyan Allah âşığı âlim ortaya atılarak şöyle haykırır:

“Oğlum, neden yalan söylüyorsun? Ben hasta değilim. Allah’a şükürler olsun hiçbir şeyim yok. Fakat böyle zulmüyle destanlar yazan kötü kişileri görmek istemem. O yüzden de gözlerimi örttüm. Lütfen zâlim ayaklarınızla evimi kirletmeyiniz.”

Bunun üzerine zâlim adam bir anda kendine gelir. Ve evi terk ederken iki gözü iki çeşme ağlayarak bütün samimiyetle yaptıklarına tövbe eder, Allah’tan af diler. Allah da hem zâlimi, hem de âlimi yaygın rahmetiyle affına mazhar eder. Âlim, evine gelen zâlimin yüzüne bakmadığından ötürü, zâlimi de yığın yığın haksızlıklarından pişmanlık duyduğu için bağışlar.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi gerek kendimize, gerek başkalarına karşı en ufak bir haksız harekette bulunmaktan korusun, âmin...

Peygamberimiz diyor ki:

“Zâlimin (ve zulmün) bekâsı için dua eden kimse, şüphesiz ki yeryüzünde Allah’a karşı başkaldırışın bayraklaşmasını arzu ediyor demektir.”


Oktay YETİŞKİN diğer yazıları