Kıssadan Hisseler
29 Ara

Ey Sultânü’l-Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.

Kırık Diş

Ebu Muhammed b. Numan b. Musa Hîrî, Hire’de şunu anlatmıştı:

“Zunnûn Mısrî’ye ait şöyle bir hâl müşahede ettim: Biri halktan, diğeri devlet memuru iki kişi kavga etmişler, halktan olan zat memura saldırarak dişini kırmış, bunu gören polis saldırganın yakasına yapışarak:

‘Hadi, seni valiye götüreceğim’ demiş. Yolda giderken Zunnûn’un bulunduğu semtten geçmişlerdi. Halk:

‘Şurada bir şeyh var, ona çıkın, ihtilâfınızı o halleder’ deyince taraflar Zunnûn’un yanına çıkmışlar ve başlarından geçen hadiseyi ona anlatmışlardı. Zunnûn kırılan dişi almış, tükürüğü ile ıslatmış, dişi kırılan adamın ağzına ve eski yerine takmış, sonra dudaklarını kıpırdatarak dua etmiş, Allah Teâlâ’nın izni ile diş yerine yerleşmişti. Dişi kırılan zat ağzını açıyor kapatıyor ve bütün dişlerinin birbirine eşit olduğunu görüyordu.”

 

Apostol’un Şarabı ve Yahya Efendi

İstanbul’da, Yıldız Parkı’nın sahil girişinin hemen yanından çıkan küçük sokak sizi Yahya Efendi Türbesi’ne götürür. Zarif mezar taşlarıyla koyu servilerin birbirlerine sırtlarını dayayıp zamanı eledikleri müşrif ve müşerref bir mekândır burası. Taşlık yolu geçip de içeriye girdiğinizde Yahya Efendi’nin heybetli sandukasının ayakucunda küçük bir sandukaya rastlarsınız. Yahya Efendi’nin sadık müritlerinden Ali Efendi, nam-ı diğer Apostol Efendi yatar burada.

 Rivayet odur ki Yahya Efendi, sütkardeşi Sultan Süleyman Kanuni tahta çıktıktan sonra İstanbul’da oturmamış, Beşiktaş-Ortaköy civarında kendisine bir zaviye edinmiş. O vakitler Beşiktaş ve Ortaköy, birer küçük köy olup yolu izi belli değilmiş. Ulaşımı denizden olur, açıkta Barbaros’un gemileri durur, pazarda Rumca ve Ermenice konuşulur, camilerinden çok kiliseleri işlermiş. Yahya Efendi’nin Apostol isimli gemici bir komşusu varmış. Arazilerinin birleştiği yerde kocaman bir asma, her ikisinin bahçelerine dallar vererek koyu gölgeler yayar, Yahya Efendi de arkadaşları ve müritleriyle burada oturup sohbetler edermiş. Gemici Apostol, bazı yaz ikindilerinde ürkek bakışlarla onları izler, bunların Allah katında iyi kullar olduğuna hükmeder, bilhassa Yahya Efendi’den çok etkilenirmiş. Amma ki ne kendisi ona yaklaşmış, ne de ondan bir davet almış. Yalnız bir ara onun Trabzonlu olduğunu ve Sultan Süleyman ile Trabzon’da beraber büyüdüklerini, hatta ikisinin sütkardeşi olduklarını işitmiş, o kadar.

 Apostol, her zamanki gibi uzun bir sefere çıkmış. Bu sefer rotası Rize taraflarını gösteriyormuş. Dönerken Trabzon açıklarında şiddetli bir fırtınaya yakalanmış. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemisi gıcırdamaya, seren sallanmaya başlamış. Apostol bir yandan gemisini, bir yandan mürettebatı ve hamulesini düşünürken diğer yandan hanımı ve çocukları gözünün önüne geliyormuş. Pek öyle koyu bir Hıristiyan da sayılmazmış. Allah’a inanırmış, o kadar. Allah’a el açacakmış ama ne diyeceğini bilemiyormuş. Gözleri, uzaktan silueti görünen Trabzon’a “İmdat!” der gibi bakarken birden Trabzonlu olan Yahya Efendi gözünün önüne gelivermiş. Apostol ellerini açıp şöyle demiş:

“Ey Yüce Allah! Senden ne, nasıl istenir bilmem. Ama beni çoluk çocuğuma kavuştur, malımı mülkümü bana bağışla. Bunu da komşum olan o adam için yap. Çünkü sanıyorum ki onu seviyorsun.”

Apostol duayı tamamladığı sırada dalgalar sanki yağ olup erimişler. Apostol’un içi içine sığmaz olmuş. Tayfalarına bahşişler vermiş. Sakladığı şarapların en yıllanmışlarından iki fıçıyı getirtip güvertede kutlamaya başlamış. İlk fıçının dibini bulduğunda aklına yine Yahya Efendi düşmüş. Önünde duran ikinci fıçıya bakmış ve “Bu değerli şarabı ona hediye götürmeliyim” deyip eğlenceyi dağıtmış. Yolculuk bittiğinde Apostol, Yahya Efendi’yi asmanın altında dostlarıyla oturur bulmuş. Hal hatır sorduktan sonra adamlarından birine taşıttığı fıçıyı önlerine koymuş ve daldırmış maşrapayı:

“Buyurunuz Efendi! Mahzenimin en leziz şarabıdır, sizin için ta Gürcistan’dan getirdim. İçip safalanınız.”

Yahya Efendi kendisine uzatılan maşrapayı almış ve çevresindekilerin hayret dolu bakışları arasında kafasına dikivermiş. Teşekkür etmeyi de unutmamış:

“Dediğin kadar varmış Apostol Efendi! Teşekkür ederim; şimdi de arkadaşlarım tadına baksın; ne dersin!”

Apostol, adamlarından bardak getirmelerini söylemiş. Sunulan doluları ellerinde tutan adamlar birbirine bakıyorlarmış. Sonra Yahya Efendi başıyla içmelerini işaret etmiş. Bir de bakmışlar ki içtikleri buz gibi bir nar şerbeti. Sırayla teşekkür etmişler:

“Pekâlâ imiş. Böyle nar şerbeti İstanbul’da bile bulunmaz!”

“Nefis, nefis! Hiç böyle güzel nar şerbeti içmemiştim!”

Apostol şaşkın, perişan, aklı başından gitmiş, adamlarına bağırıyormuş:

“Yanlış fıçıyı getirip beni mahcup ettiniz, o yıllanmış şarap fıçısını getirin çabuk!”

Yahya Efendi araya girmiş:

“Hayır, Apostol Efendi, yanlışlık yok. Onlar doğru fıçıyı getirdiler. Lakin senin şarap şu meclise girebilmek için nar şerbetine dönüştü.

 

Yirmi Saniyede!

Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’nin yanına gidip gelmişti. Fakat bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Bir gün:

“Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” dedi.

Hazreti Cüneyd:

“Sen lanetli iblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum” buyurdu.

Şeytan:

“Ey Sultânü’l-Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.

“Defol melun! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye haykırdı.

 

Kırklara, Nasıl Karıştı?

Bir seveni anlatmıştır:

İlk görüşmemizde Ahmet Ağa aynı Yunus gibi çok güzel şiirler okudu, adeta kendinden geçti. Ben edebiyat hocalığı yaptığım için şaşırdım bu coşkunluk karşısında. Daha sonraki zamanlarda tek başıma onu ziyarete gitmeye başladım. Bir defasında yalnızca ikimizin bulunduğu ortamda ona,

“Ahmet Ağa, sen bu hali nasıl elde ettin?” dedim. Ahmet Ağa:

“Bende bir hal yok, ben ümmî bir çobanım” dedi. Kendisine:

“Ama zaman zaman siz, ‘Göreve çağırıyorlar.’ diyerek çıkıp gidiyorsunuz, sizi göremiyoruz” deyince, anlatmak zorunda kaldı:

“Seferberlik zamanında Gazze’de savaşıyorduk. Düşman bizi muhasara altına aldı. Bir hafta boyunca ne su, ne yiyecek bulabildik. Daha sonra yardım ulaştı, kazanlar kaynamaya başladı. Yemek dağıttılar bize. Bir ekmeğin içine tahin koymuşlardı. Ben ekmeği ısırdım, bir lokma ağzıma aldım. O sırada karşımda, bir deri bir kemik kalmış bir köpek gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Biraz ekmek bölüp ona attım. Yanımdakiler:

‘Ahmet delilik etme, ye yemeğini’ dediler. Ancak benim gönlüm bu hale elvermedi. Bir lokma kendim yedim, bir lokma köpeğe verdim.

Gece uykuya dalınca Peygamber Efendimiz (s.a.s) teşrif ettiler, sırtımı sıvazlayıp:

‘Ahmet, evladım! Ben seni sevdim.’ buyurdular.

Daha sonra uyandığımda Peygamber Efendimize (s.a.s) karşı büyük bir aşk başladı içimde. O günden beri bu haldeyim.


Oktay YETİŞKİN diğer yazıları