Yusuf Selim İBİŞ

Ahvalimiz ve Akıbetimiz

Ahvalimiz ve Akıbetimiz
28 Eyl

İnsan niçin var sorusuna verdiğin cevap nedir, niye varız ki biz? Yaşayıp gidiyoruz işte.

Değerli dostlar, akıbetimiz hayr olsun duası ile zamanın ve içinde gizlediklerinin şerrinden Allah´a(cc.) sığınarak başlayalım…

Çamlıca Korusunda bir dost ile hasbihal ettik. Hava biraz serin de olsa muhabbet epey sıcaktı.

“Dostum, geçmiş günümüzden daha mı güzeldi?” dedi ve ekledi çok bilmiş tavrıyla “Her fırsatta şikâyet edip duruyorsun.”

Evet, bir zamanlar daha güzeldi.

Hangi zamanlar Efendim? Dünya savaşları, Moğollar, Haçlılar, Roma, Pers, Firavunlar… hep kan ve gözyaşı değil miydi dünya? Kabil´in Habil´i katletmesinden bu yana ne zaman dindi gözyaşı?

Evet, savaşlar vardı elbet fakat önemli bir hususu gözden kaçırıyorsunuz. Önemli olan savaşlarda nerede saf tuttuğumuz değil mi? Savaşın olmadığı bir dönem belki de hiç yaşanmamıştır insanlık tarihinde.

Toplumlar ve yaşam biçimleri, dayatmalar, ananeler, mahalle baskısı, ne kadar da sıkıcı. Özgürce yaşayalım işte, zaten ne farkımız kaldı Avrupa dan, Amerika dan canım. Sevmesek niye koşa koşa gitsinler orada yaşamak için binlercemiz, hele hele gençlerimiz. Memlekette yılbaşı kutlayanların sayısı malum hiçte azımsanmayacak oranlarda. Bak piyango da milli zaten. Neyin derdindesiniz efendim siz. Bırakın insanları isteyen istediği gibi özgürce yaşasın.

Mesele biraz renklendi şimdi ve sözlerin sarstı beni. Azizim bak kendin söylüyorsun bir farkımız yok zaten diye, bu seni ürkütmüyor mu? Ne güzel söylemiş Bilge Kral Aliya; “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” diye.

Hoş lafmış da, boş laf be kardeşim geçin artık bunları. Dünya köye dönüşmüş, gençler sanal âlemde tanış olmuş, kültürler harman olmuş…

Hop dur orada!

Bosna da yaşananlar çok eski değil, biliyorsun yaşananları. Adamlar sadece Müslüman oldukları için neleri göğüslemek zorunda kaldılar. Soykırıma uğradılar be, bu nasıl his yoksunu bir bakıştır böyle. Az bir sarsıl, hiç mi mayanda İslam yok senin. Bak kardeşim günümüz dünyasında insanlığa pompalanan duygu, zevkine bak keyfini çıkar bu dünyanın. Haz peşinde koşan kitleler ve gelsin paralar…

Eee, ne var yani?

Ya hu, az bir özüne dön. Bu toprağı vatan kılan, can veren insanların da mı hatırı yok sen de, ne bed nefesli bir adam oldun böyle. İnsanı, hazza koşan elemden, sıkıntı veren şeylerden kaçan bir varlık ve hatta hayvan diye tanımlayan ve bütün sistemini bunun üzerine inşa etmiş bir düşüncenin savunuculuğunu yapıyorsun farkında mısın? İnsan, eşrefi mahluktur bizde, en değerli, en şerefli varlıktır. Nefsin bütün arzularının peşinde koşmayı hayat biçimi olarak seçmiş, onları elde etmekten başka, hayatta neredeyse amacı olmayan, haz ve konfor merkezli bir hayat, nefsin kölesi olmayı özgürlük olarak tanımlayan bir anlayış. Bu mu senin savunduğun, pes doğrusu!

Ya, işte, ama...

Kem küm edip durma biraz düşün, bak bizim medeniyetimizde nefse muhalefet ibadettir, adamlarda nefse uymak ibadet olmuş. Hakk için nefsin arzularından arınmayı özgürlük addeden şahsiyetli adamların yaşadığı, o mumla aradığımız medeniyeti göremeyince senin biraz kafan karışmış. Özgürlük nefse esarette değil, nefsin esaretinden kurtulunca. İnsan niçin var olduğu sorusuna doğru cevap veremediği için istikameti tutturamıyor. Eğitim sistemimizi bile şekillendirirken yüzümüzü dönmüşüz Kuzey Amerika´nın felsefi akımlarına. Eğitim bizden doğmalı, bizden olmalı. Biz ne şahsiyetler yetiştirmişiz tarihte, bu özgüvensiz, özenti, mukallit anlayışı bırakıp şanlı tarihimizin köklerinden filizlenip adam gibi doğrulalım, yoksa küllerin savrulduğu gibi yok olacağız.

İnsan niçin var sorusuna verdiğin cevap nedir, niye varız ki biz? Yaşayıp gidiyoruz işte.

Bu soruyu, “insan niçin yaratıldı?” diye sormak lazım. Rabbimiz bizi neden yarattığını Kur´an-ı Kerimde belirtiyor. “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyor. Bir yaşam biçimimize bakalım genel olarak bir de yaradılış gayemize.

Hımm, şimdi şapkamı çıkarıp önüme koydum bak, abi biz, şimdi, yani…

Ha şöyle yola gel, hoş hepimizin de yola gelmeye ihtiyacı var da. Yani en azından istikameti doğru tespit edelim, kılavuzumuz Kur´an-ı Kerim olsun Sevgili Peygamberimiz olsun. İrfan geleneğimizin yetiştirdiği nice evliyamız var, Yunusumuz, Mevlânamız var. Bu yaşam biçimini bize dayatanların kurduğu sistem bildiğin kanla besleniyor. Terörist üret, sonra onu yok et, satılsın silahlar, gelsin petrol ve paralar, aksın kanlar kimin umurunda. Yanlış mı söylüyorum?

Hiç böyle bakmamıştım.

Maalesef iyice kanıksadık. Bir tarafta çatır çatır insanlar katlediliyor, ekranlardan izlerken sıcacık çayımızı yudumlayıp baklavaları götürüyoruz, sanki film izler gibi de izliyoruz. Şu hale bak. Ana rahminde çocuklar katlediliyor be. Hala beyni uyuşmuş, haz ve konforundan taviz vermemeye odaklı yaşarsak Allah bunun hesabını sormaz mı bize.

Sorar ağabeycim haklısın. İçime bir hüzün çöktü.

Yaa, güzel kardeşim böyle işte, kendimize gelip doğrulma zamanıdır, Allah, Hakk’ı Hak bilip Hakk’a ittiba, batılı batıl bilip batıldan ictinab etmeyi nasip etsin. Bak, Aliya´nın bir sözü daha var adam yaşamış, görmüş de konuşuyor, “Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugün ki refahı; devam ede gelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kurulmuştur” demiş, ne kadar doğru değil mi? İlmi Çin de de olsa alalım, fenni alalım ama örfümüze, ananemize, bizi biz yapan değerlerimize hele de dinimize sıkı sarılalım. Etkilenen değil etkileyen olalım. Dünya İslam’ın, Osmanlının kurduğu medeniyete ne kadar aç günümüzde, bütün dökülen kan Osmanlı coğrafyasında, boşluğu doldurulamadı çünkü ve doldurulamaz. Özümüze dönelim.


Yusuf Selim İBİŞ diğer yazıları