Yusuf Selim İBİŞ

Necip Fazıl Kısakürek´in Kaleminden İbn-i Teymiyye

Necip Fazıl Kısakürek´in Kaleminden İbn-i Teymiyye
12 Eki

Üstad Necip Fazıl, keskin feraseti ile İbn-i Teymiyye ve sebep olduğu fitnenin özetini ne güzel de anlatmış.

Bir âlim, evet... Fakat kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin, -ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele- teşkil etmek üzere “Nass/Kur’ân hükmü” dışında hiçbir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’ân’ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye’ye sıra geliyor.

Sekizinci Hicrî asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan bir asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Afganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Afganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâm’ı yıkılmak üzere bir bina farz edip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki reformculara doğrudan doğruya veya dolayısıyla dayanak olmuştur.

Bir âlim, evet... Fakat kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. İbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir ve mesleği, kısaca İslâmiyet’i dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslâm’a bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yani İbn-i Teymiyye, dini doğrulayıcı akla, onun gördüğünden ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hâkimiyet tanımak hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “Ben Kur’ân’ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hatta son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.

Tasavvufu inkâr etmek, Rasuller Rasûlü’nün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde dindar görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin tekerlemeleri ise, Sokrates’in buluşuyla flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!

Koca İmam-ı Gazalî, aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:

“Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl... Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey... Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”

Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri...

Kocakarıların hayal aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah’ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırt edici meleke, işte İbn-i Teymiyye de mevcut olmayan selim akıl ve mümin kalpleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu o...

 

Kaynak: Türkiye’nin Manzarası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Geçilmez

 

 

 

 

 

 

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

 

 

 

 

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

 

 

 

 

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

 

 

 

 

Bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekûn?

 

 

 

 

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi;

 

 

 

 

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhavâ;

 

 

 

 

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

 

 

 

 

 

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O’nda şifresi;

 

 

 

 

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!

 

 

 

 

 

                               1983, Necip Fazıl Kısakürek

 

 

 


Yusuf Selim İBİŞ diğer yazıları