Yusuf Selim İBİŞ

O´nunla Bir Gün –Hatırat

O´nunla Bir Gün –Hatırat
28 Oca

Ağaçların kuşların zikrini duymak istiyorsanız AŞK ile, Aşk ile, Aşk ile, Aşk ile…

19 Mayıs 2002 tarihinde Muhterem mürşidim Abdullah Efendi Hazretleri ile birlikte otuz, kırk kadar ihvan, Yunus Emre Hazretlerinin manevi kokusuyla bezenmiş Sakarya Irmağı taraflarında, Eskişehir´in Boz Dağı mevkiine gittik. Çam ağaçları arasında, yemyeşil bir düzlüğe oturduk. Mayıs ayının bereketi, baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları eşliğinde burnumuza gelen yoğun kekik kokusunu an gibi hatırlıyorum.

Çam ağacının dibine neşeli, tatlı, mütebessim çehresiyle ve tüm vakarıyla oturan değerli üstadım, kolu alçılı bir çocuğun alçısına imza atıp şifalar diledikten sonra, bir kardeşimizden kekik koparıp getirmesini istedi. Rabbimizin nimetlerinden bahis ve ağırlaşan bulutlar gibi ihvanlar ve ciddiyet. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, kelebekler ve ihvanlar ve sanki dağlar ile taşlar pür dikkat. Beyaz takkesini başlarına takışı gözümün önünde ve sohbet:

Tedebbür etmek, tefekkür etmek, derinlemesine düşünmek…

Nerede olursanız O (cc.) sizinle beraberdir…

Rabbimizle iyi olmaktan başka çıkar yol yok. Kimileri inceden inceye hesaba çekilecek…

Ahireti kazanmak, dünyayı kazanmaktan aslında daha kolay…

Bir kişi de olsa Hakk yola girmesine vesile olmalı…

Uzayıp giden ve hiç bitmesin diye arzuladığımız gönüller dokuyan sohbetleri öğlen namazı için verilen yirmi dakikalık süre ile bölündü. Bir taraftan abdestler alınırken diğer yandan ormanda kısa bir yürüyüş yaptık, orada bir karınca yuvası üzerinden yine tefekkür, yine tefekkür.

Namazımız cemaat ile kılındıktan sonra, kimselerin uğramadığı o ıssız ormanda zikre oturuldu. Daha zikrin başında cezbelere kapılan Efendim ve göz yaşına boğulan ihvanlar…

Efendi Hazretlerinin, “Ağaçların kuşların zikrini duymak istiyorsanız AŞK ile, Aşk ile, Aşk ile, Aşk ile…” sedasıyla kendinden geçen ihvanlar, gözyaşlarıyla dökülen günahlar ve fırsat kollayan şeytan… Zikirde bir dalgalanma, sanki o aşk halinde bir kırılma, toplu vuran yüreklerde bir ahenksizlik oldu. Zikri durdurup sordular, “Buralara gelip giden olur mu?”, “Nadiren Efendim” ve sonra zikre devam edildi. Zikrin sonunda pek rastlamadığım, belki de hiç rastlamadığım bir soru ile ihvana “zuhuratı olan var mı?” diye sordular ve hemen akabende “neyse ben anlatayım, zikir anında şeytan aleyhillane birilerine bizi horon çekiyormuşuz gibi gösterdi. Şeytanın vesveselerine karşı hazırlıklı olmalıyız, güçlü olmalıyız, bakın otlar en ufak rüzgarda sallanıyor ama dağlar ancak büyük depremlerde sallanır ve dururlar. Biz de dağ gibi olmalıyız. En büyük düşmanımız, şeytan ve iki göğsümüz arasındaki nefsimizdir. Bir düşmanın olsa zahirde, tedbirini alırsın değil mi?”

Sonrasında sohbete, zikre yetişemeyen üç- beş ihvanımız geldiler. Hoş geldiniz, buyurun, aleykümselam.

Tebessümle;

Bu bir demdir, gelir geçer

Tutamazsın demedim mi

Evet geldi geçti, geciktiniz…

Zikrullahtan sonra bir bardak su isteyip, birkaç yudum içip kalanını çoğaltın ve arkadaşlara dağıtın dediler. O su aynı zamanda ders tazelemeymiş. Müminin artığı, mümine şifadır hadisini de hatırlattılar.

Arkadaşların hazırladığı köftelerden afiyetle yedik, yanında çoban salata ve sonrasında yeni dünya meyvesi. Mürşidimin sol yanındayım, ekmeğinden bölüp verdi ve ben de bir parçasını yanımdaki ihvana verdim, afiyetle yedik içtik.

Tekrar yürüyüş ve sonrasında doyamadığımız sohbet ve tavsiyeler:

ŞÜKÜR: İki yüz on yedi mafsalın şükrünü eda etmeliyiz…

BİRLİK: Bir düğün veya bir konferansa vs. gittiğimizde yanınıza arkadaş ararsınız. Onun gibi ahirette, mahşerde de arkadaş arayacağız o yüzden burada birlik olalım, cemaat olalım…

TESLİMİYET: Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin iki oğlu varmış, Zakir ile Şakir. Zakir, âbid bir insanmış, Şakir ise biraz hafif meşrep biriymiş. Hasankale de babasıyla dolaşırlarken kırklar da oradan uçarak geçiyormuş. Zakir e bakarak, “Atla Zakir, kırklara karış” demiş, Zakir tereddüt etmiş atlayamamış, “Sen atla Şakir” deyince Şakir kırklara karışmış. “Harabat ehline hor bakma Zakir, hazineye malik nice viraneler var.” Demiş babaları.

GÖNÜLLERİ ISINDIRMAK: Münafığın cenaze namazını kıldıran Peygamberimiz, o münafığın oğlunun dinimizden uzaklaşmasına engel olmuş ve bunu yaparak diğer gönlü karışıklarında dine ısınmasına vesile olmuştur.

RABITA: Rabıta muazzam bir derinliktir, muhabbettir, gönül bağıdır…

İHLAS: Meşayıhımız baba gibiydi ve bir aile gibiydik. Dış görünüş çok önemli değil, yok sakalı kısaymış, kravat takarmış vs. bunlara bakılmamalı içe bakmalı.

Dervişlik olsa taç ile hırka

Alırdık bizde otuza kırka…

GENÇ: Kalbi mescitlere bağlı olan genç ve Allah (cc.) aşkı muhabbeti ile ağlayan genç, hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde olacaktır.

ON DİRHEM HADİSİ: Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bir elbise dükkânına varıp sahibinden dört dirheme bir gömlek satın almıştı. Gömleği giyerek dışarı çıktı. O esnâda Ensâr’dan bir zât ile karşılaştı.
“–Yâ Rasûlallâh! Bana bir gömlek giydir, Allah Sana cennet elbiseleri giydirsin!” dedi. Efendimiz (s.a.v.) hemen üzerindeki gömleği çıkarıp o sahâbîye giydirdi. Dükkâna geri dönerek dört dirheme bir gömlek daha aldı. Yanında iki dirhemi kalmıştı. Yolda giderken, ağlamakta olan bir câriye gördü ve:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu.

Câriye:
“–Yâ Rasûlallâh! Yanlarında çalıştığım âile bana iki dirhem verip un almaya göndermişti, parayı kaybettim!”dedi.
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) kalan iki dirhemi de ona verdi. Dönüp giderken kızcağızın hâlâ ağlamakta olduğunu gördü. Yanına çağırıp:

“–Niçin ağlıyorsun, dirhemleri aldın?” buyurdu.

Kızcağız:
“–Geciktiğim için beni döverler diye korkuyorum!” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v.) onunla birlikte, hizmet ettiği âilenin evine kadar gitti ve selâm verdi.
Evdekiler, Efendimiz’in sesini tanıdılar, ancak cevap vermediler. Peygamberimiz ikinci kez selâm verdi, yine karşılık vermediler. Üçüncü selâmında; “ve aleyküm selâm” diyerek büyük bir sevinçle dışarı çıktılar.

Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.):

“–İlk selâmı duydunuz mu?” buyurdu.

“–Evet, duyduk yâ Rasûlallâh, ancak bize çokça selâm verip bizi bereketlendirmenizi arzu ettik. Sizi buraya kadar getiren nedir, annelerimiz-babalarımız Sana fedâ olsun?” dediler.

Rasûlullah (s.a.v.):

“–Bu kızcağız sizin kendisini dövmenizden korktu.” buyurdu.

Câriyenin sahibi hemen:

“–Mâdem Siz onunla birlikte buraya kadar teşrîf ettiniz, mâdem Siz’in buraya gelmenize vesîle oldu, o artık Allah için hürdür!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) de onları hayırla ve cennetle müjdeledi. Sonra da şöyle buyurdu:
“–Allah on dirheme ne kadar da bereket lutfetti. Onunla Nebî’sine ve Ensâr’dan bir kuluna birer gömlek giydirdi ve bir köleyi de âzâd eyledi. Allâh’a hamd olsun! Bütün bunları kudretiyle bizlere lutfeden O’dur.”

 

Rabbimiz bizleri yolundan ayırmasın. Rahmetini, lütfunu esirgemesin. Gönül insanı olalım, gönüller yapalım inşallah.

Allah´a emanet olun.


Yusuf Selim İBİŞ diğer yazıları