Prof. Dr. Aynur URALER

Sünnetin Kaynağı Üzerine Bazı Tesbitler -3

Sünnetin Kaynağı Üzerine Bazı Tesbitler -3

Gaybla ilgili konularda bilgilendirilmesinin bir başka belirtisi, Hz. Peygamber’in bulunmadığı yerlerdeki olayların kendisine haber verilmesidir...

Bir önceki sayıdan devamla...

E.Konu İtibariyle Vahiy Olduğu AçıkçaBilinenler

Hz. Peygamber’in verdiği bazı bilgilerin Allah’ın bildirmesiyle öğrenilecek konularda olması bu sözlerin vahiy kaynaklı olduğunu gösterir. Resûl-i Ekrem’in bazı emirlerin hikmetini açıklaması, gayb âlemi ile ilgili konuları bilmesi bu kabil konulardandır. Meselâ, “Namaz, ümmü’l kitabda elli vakittir, ümmetime beş vakittir”(97) hadisi, Hz. Peygamber’in kendi kendine bilmesi mümkün olmayan bilgilerdendir.

Hz.Peygamber’in gaybla ilgili konulardaki sözleri vahiy aldığının açık delillerindendir. Gaybî konuların bir kısmı geçmişe aittir. Hz. Peygamber, önceki peygamberlerin işlerini naklediyor(98) veya peygamberlere kitap dışı vahiy geldiğini gösteren misalleri anlatıyor,(99) asırlar öncesinin bilgisini veriyordu. Meselâ, “Hz.Mûsâ’nın gömüldüğü yerde olsaydım, kızıl kum tepesinin yanındaki kabrini gösterirdim”buyurmuştur.(100)

Hz. Peygamber, gelecekte olacak şeyler hakkında da bilgi vermiştir ve bunların bir kısmı gerçekleşmiştir. Hadis kitaplarında bu haberleri ihtiva  eden  ‘fiten’ bölümlerinde anlatıldığına göre Hz. Peygamber, kıyameti ve kıyamet kopmadan önce olacak büyük olayları anlatmış ve “bana bir şey sormak isteyen sorsun, burada oturduğum müddetçe vallahi sorduğunuz her soruya cevap vereceğim” buyurmuştur. Kendisine geleceğe dair sorular sorulmuş ve Resûlullah bunlara cevap vermiştir.(101)

Hz. Peygamber’in gayb âleminden verdiği haberlerin en belirgin  olanı  âhirete dair haberlerdir. Çünkü âhiretle ilgili meseleler, peygamber de olsa bir kimsenin kendi kendine bilmesi mümkün olmayan konulardır. Kendisine cennet102 ve cehennem gösteriliyor,103 o bir kimsenin âhiretteki yerini haber verebiliyordu.104 Bazan Hz. Peygamber, gayb âlemi ile ilgili kıyamet, cennet  gibi konularda sorulan soruları Cebrâil’in bildirmesi ile cevapladığını söyleyerek bilgisinin kaynağını da belirtiyordu.105

Hz. Peygamber’in bazı kimselerin mânevî durumlarına, iç âlemine dair verdiği bilgilerde gaybî haber aldığını göstermektedir. Münafıkları tanıması106 bunlardan biridir. “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından münafıklıkta maharet kazanmış birtakım kimseler vardır. Sen onları bilmezsin biz biliyoruz onları”(et-Tevbe 9/101) âyetine göre Hz. Peygamber, münafıkların bilgisini Allah’tan almıştır. Ayrıca kendinden gizlenenleri de biliyordu. Hz. Peygamber’in hanımlarından birine sır olarak söylediği bir şeyi onun diğer  eşlere haber vermesi üzerine Allah’ın, sırrının ifşa edildiğini Hz. Peygamber’e bildirmesi ve onun da bu durumu hanımına söylemesi (et-Tahrîm 66/3) örnek gösterilebilir.

Gaybla ilgili konularda bilgilendirilmesinin bir başka belirtisi, Hz. Peygamber’in bulunmadığı yerlerdeki olayların kendisine haber verilmesidir.  Bi’rimaûne olayında Cebrâil durumu Resûlullah’a ulaştırmış ve o da kelimesi kelimesine ashâbına anlatmıştır.107 Bir hırsızlık olayında hırsızın kim olduğunu biliyor,108 sahâbîlerin güzel davranışlarının Allah Teâlâ tarafından beğenildiği kendisine haber veriliyordu.109 Aynı şekilde münafıkların tutumları (et-Tevbe 9/64–65) ve müşriklerin sözleri110 kendisine bildiriliyordu. Sahâbîler de Hz. Peygamber’e her konuda haber verildiğini gayet tabiî karşılıyorlardı. Meselâ,  hac esnasında Hz. Peygamber, sahâbîlerin ihramdan çıkıp önce umre yapmalarını emretmiş, Câhiliye’den kalma anlayışla hac için gelmişken umre yapılmasını yadırgayan sahâbîlere ihramdan çıkmak ağır gelmiş ve içleri sıkılmış. Bu olayı anlatan râvi Câbir b. Abdullah, sahâbîlerin bu halini Hz. Peygamber’in duyduğunu söyledikten sonra “bu hususta semadan bir şey  mi  nâzil  oldu,  yoksa insanlar mı ona haber verdi bilmiyoruzdemiştir.111

F.Hükümleri

Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlere hüküm hakkı verildiğinden bahseden âyetler bulunmaktadır. Hz.Dâvûd ve Süleyman’a hüküm verilmesi(el-Enbiyâ 21/79), Hz. Peygamber’in helâl ve haram kılma yetkisinin olması (el-A‘râf 7/157) burada zikredilebilir. Bu, peygamberlerin verdiği hükümlerin vahiyle veya vahyin kontrolünde olduğunu göstermektedir. “Bize bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir, derler. Sende onlara de ki: Bunu kendiliğimden değiştirmek elimden gelmez. Ben ancak vahyolunana uyarım” (Yûnus 10/15) âyetinde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in hükümleri vahiyle ilgilidir ve neshe gidilecekse ancak vahiyle olur.“ Onlara istedikleri âyeti getirmediğin zaman onu kendinden getirmeliyidin, derler. Onlara de ki ben ancak rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım” (el-A‘râf 7/203) âyetinde de Hz. Peygamber’in yaptığı işlerde, verdiği hükümlerde, koyduğu kanunlarda vahye uyması emrolunmuştur. Dolayısıyla Resûlullah’ın hareketlerini vahiy belirlemektedir, onun yaptıkları vahye uymaktan başka bir şey değildir.112 Hatta bu âyetlerden hareket eden bazı âlimler peygamberlerin  ictihadının  olmadığını,  her şeyin Allah tarafından emredildiğini ifade etmişlerdir.113 Aynı şekilde “Eğer (peygamber), bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı elbette onu kıskıvrak yakalardık” (el-Hâkka 69/44–45) âyetinden Hz. Peygamber’in koyduğu hükümlerin icâzeti vardır, mânası çıkmaktadır.

Hz. Peygamber’in konuyla ilgili tatbikatına bakıldığında, “Allah’ın indirdiği ile hükmet” (el-Mâide 5/48, 49) emrini yerine getirdiği görülmektedir. Verdiği kararlar, Kur’an’a ve kendisine tebliğ edilen vahye uygundu. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in, zekâtla ilgili olarak “Allah’ın, Resûlullah’a emrettiği ve onun da müslümanlara farz kıldığı zekât farîzasıdır”114 ifadesinde Hz. Peygamber için farz kılma kelimesi kullanılmış, onun Allah’tan aldığı emirleri tebliğ etmesine farz denilmiştir.

Hz. Peygamber verdiği hükümlerin vahyin dışında kalmadığını açıkça belirtmiştir. “Ben, Allah’ın kitabında helâl kıldığını helâl kılıyorum, haram kıldığını haram kılıyorum” buyurmuştur.115 Aynı şekilde “Emrettiğim veya nehyettiğim bir konuda kendisine emrim geldiğinde bir adamın şöyle diyeceğini elbette biliyorum: Bilmiyorum, Kitâbullah yanımızda. Bu, onda yok”116 hadisinde verdiği hükümlerin, herhangi birinin sözü gibi olmayacağı, dolayısıyla reddedilemeyeceği belirtilmektedir. Bu ifadelerden, Hz. Peygamber’in ahkâmı, Kur’an’dan istinbat ettiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla helâl ve haram kıldığı şeyler, Kur’an’ın emri gibi sayılmaktadır. Resûlullah, ilâhî teyit ve rabbânî beyan ile istinbat etmiştir. Bu istinbat, Kur’an’da “tebeyyün veya irâe” (en-Nisâ 4/9, 105) şeklinde geçer.117 “Bazı kimselere ne oluyor ki Allah’ın kitabında olmayan birtakım şeyleri şart koşuyorlar. Allah’ın kitabında olmayan herhangi bir şart bâtıldır”118 hadisinde de hükümlerin Kur’an’a uygunluğunun gerektiğini bildiren Hz. Peygamber’in kendisinin Kur’an’a aykırı hüküm  vermesi mümkün değildir. Verdiği hükümlerin ya doğrudan ya da  dolaylı  olarak Kur’an’da mevcut olması, Resûlullah’ın hükümlerinin vahye dayalı olduğunu gösterir.

Burada  ‘kitâbullah’  ifadesine  de  yer  vermek  gerekmektedir.  Hz.Peygamber’in hükümlerinin anlaşılması açısından bu ifade önemlidir. İslâm âlimlerinin tesbitine göre kitâbullah, Kur’an’a dendiği gibi Allah’ın kulları hakkındaki farz ve hükümlere de denir. Kur’an’da yazılsın veya yazılmasın, اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٖيماً حَكٖيماً (en-Nisâ 4/24) Allah’ın farzı ve hükmü demektir. Buna göre her hükmün Kur’an’da bulunması şart değildir.119 Resûlullah’ın, bir davada “İkiniz hakkında Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim”120 buyurarak Kur’an’da yer  almayan  bir karar vermesi, sünnete, bu mânada kitabullah denileceğine delil kabul edilmiştir. “Onun (konuşması) vahyedilenden başka bir şey değildir” (en-Necm 53/4) âyetinde olduğu gibi, sünnet Allah’ın vahyi ve takdiridir.121 Buradan hareketle Allah’ın kitabından maksadın Allah’ın hükmü olduğunu söylemek de mümkündür. Hz. Peygamber’in emrine itaatin, onun emrinin Kur’an kaynaklı  oluşuyla ilgisi vardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in sözünü kitâbullaha izâfe etmek câizdir. Buna göre “Kitâbullahta nas olarak bildirilmeyen şeyler bâtıldır” demek doğrudeğildir.122

“Hayır, rabbine andolsun ki aralarında ihtilâfa düştükleri konularda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” (en-Nisâ 4/65) âyetinin nüzûl sebebi de bu meseleyi izah etmektedir. Âyet, Hz. Peygamber’in verdiği hükmü beğenmeyen kişi hakkında nâzil olmuştur. Hz. Peygamber’in verdiği hüküm Kur’an nassı değil sünnettir. Dolayısıyla Resûlullah’ın Allah’a  ait bir hüküm bulunmayan konuda koyduğu hüküm Allah’ın hükmü ve emriyle konulmuştur sonucu çıkarılmıştır. “Sen doğru yola Allah’ın yoluna davet ediyorsun” âyetinin de bu tesbitleri doğruladığı ifade edilmiştir.123 Aynı şekilde peygamberlere verilen hükmetme yeteneğinin (Yûsuf 12/22) nübüvvet olduğu124 şeklindeki tefsir, hükümlerin vahiyle ilgili olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber’in, yasaklarının Allah’ın emri olduğunu bildirmesi,125  koyduğu hükümlerden bazılarının değişmesi ve bu değişikliğinde Allah’ın emrine dayandığını tasrih etmesi126 kararlarının kaynağını göstermektedir. “Allah’ın bana helâl kıldığı birşeyi haram etmek benim elimde değildir”127 hadisinde de Hz.Peygamber, hüküm vermedeki yetkisini belirtmiş hemde kaynağına işaret etmiştir.

Nitekim Resûlullah’ın, bazı olaylarda karar vermeyip, Allah Teâlâ’nın hükmünü beklemesi de hüküm konusunda, kaynağı gözardı etmediğini göstermektedir. Aralarında Kâ‘b b. Mâlik’in de bulunduğu savaştan geri kalan üç kişinin durumu ve konuyla ilgili âyet bunun örneğidir (et-Tevbe 9/118). Hz. Peygamber, Kâ‘b b. Mâlik’e affedildiğine dair müjdeyi verdiğinde o, “Yâ Resûlallah “Bu müjde senden mi yoksa Allah tarafından mı?” diye sormuş. Resûlullah“Hayır, Allah katından” buyurmuştur.128 Sahâbînin sorusundan Hz. Peygamber’in hüküm yetkisinin bulunduğu ve bunun ashâp açısından fark gözetilmeden bağlayıcı kabul edildiği anlaşılmaktadır. İfk Hadisesi’nde vahiy gecikince ,istişare için, Hz.Ali ve Üsâme b. Zeyd’i çağırması129 da Resûlullah’ın özel denilebilecek konularda dahi vahye muntazır olduğunu göstermektedir.

Hz.Peygamber’in,bazan verdiği hükümden veya söylediği bir sözden sonra âyetle istişhâd etmesi, onun gerektiği zaman kaynağını zikrettiğinin örneğidir.130

G. Resûlullah’ın Emir, Yasak ve Uygulamalarının, Allah’a Râci Olması

Sünnetin vahye dayandığının belirtilerinden biri de Hz.Peygamber’e aitmiş gibi görünen bazı işlerin aslında Allah’a rucû etmesi, O’nunla ilintili olmasıdır.

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın   eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir” (el-Feth 48/10) âyetinde görüldüğü gibi aslında meselenin sadece Allah ile ilgili olduğu belirtilmektedir. Resûlullah’ın da aynı mânaya vurgu yapan ifadeleri bulunmaktadır. “Dikkat edin! Allah’ın ve resulünün ahd  ve emânında bulunan bir şahsı her kim öldürürse, muhakkak surette Allah’ın ahdini bozmuş olur ve o kimse cennetin kokusunu koklayamaz”131 hadisinde başlangıçta Allah ile resul beraber kullanılırken sonuçta Allah’ın ahdini bozmaktan bahsedilmektedir. Aynı şekilde “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisâ 4/80) âyetinde resule yönelik bir davranışın aslında Allah Teâlâ’ya vardığı belirtilmektedir. “Allah’a ve resulüne itaat eden doğruya ermiştir. Onlara isyan eden kimse ise, sadece kendine zarar verir, Allah’a hiç zarar veremez”132 hadisinde de Allah ile resul beraber  kullanılırken  sonuçta konu sadece Allah Teâlâ ile ilgilendirilmektedir.

Allah’ın rızâsını kazanmanın yolunun, Hz. Peygamber’den geçtiği de Kur’an’da bildirilmiştir. “Onlar sizi (kandırmak ve) hoşnut etmek için (müslüman olduklarına dair) Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onların eğer  mümin iseler Allah’ı ve peygamberini hoşnut etmeleri daha doğrudur” (et- Tevbe9/62).Bu anlayışla sahâbîler, Hz.Peygamber’in hoşlanmayacağı bir durumu ifade ederken “Allah’ın ve resulünün gazabından Allah’a sığınırım” ifadesini kullanıyorlardı.133

Hz. Peygamber’in tebliğ veya fiillerinin, konu sınırı olmaksızın, sonuç itibariyle Allah Teâlâ ile ilintili oluşu sünnetin vahiyle ilgisini açık bir beyanıdır. Hz. Peygamber’e inanmanın imanın ön şartı kılınması da bu tesbiti doğrulamaktadır. “Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar”(el-En‘âm6/33) âyeti bu noktaya işaret etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın dinine davette Resûlullah da zikredilmiştir. “Kendileri yara aldıktan sonra Allah ile peygamberinin davetine uyanlar (özellikle) bunların içinde iyilik edip sakınanlara büyük mükâfat vardır” (Âl-i İmrân 3/172) âyetine göre Allah’ın ve peygamberinin çağrısı aynıdır.

Allah ile resulünün birlikteliğini ifade eden “Ey iman edenler! Allah’a ve resulüne itaat edin, işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin” (el-Enfâl 8/20) âyetinde“ Ondan yüz çevirmeyin” denilmiş ancak ‘o ikisinden’ denilmemiştir. Çünkü“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(en-Nisâ4/80)“Eğer müminiseler Allah ve resulünü razı etmeleri daha doğrudur.”(et-Tevbe9/62) âyeti de böyledir.134 Burada hitabın müminlere yönelik olduğuna da işaret etmek gerekir. Çünkü iman ile resule itaat birbiriyle ilişkilidir (el-Hucurât 49/14).

Hz. Peygamber’e karşı yapılan bir hareketin, Allah Teâlâ ile ilişkilendirilmesi konunun bir başka örneğidir. “Allah ile peygamberine karşı harbeden ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası…” (el-Mâide 5/33) âyetinden anlaşıldığına göre Allah’a harp açmanın tezahürü peygamberiyle savaşmaktır. Hz. Peygamber’in; imana girdikten sonra kâfir olup hırsızlık yapan, adam öldüren kimseleri, Allah’a ve resulüne savaş açmış sayması135 da dine aykırı bu işlerin, Allah’a ve resulüne karşı yapılmış olması dolayısıyladır.

“Müşrikler içinde muâhede yaptığınız kimselerle Allah ile peygamberinin ilişkilerini kestikleri mâlum olsun” (et-Tevbe 9/1) âyetinde de sadece Allah Teâlâ zikredilmemekte Resûlullah’ın adı da anılarak onun mevkii ilân  ve  ihtarda yer almaktadır. Aynı şekilde “Allah’ı ve resulünü inkâr” (et-Tevbe  9/84), “Allah’a ve peygamberine karşı gelmek” (el-Haşr 59/4), “Allah’a ve resulüne düşman olmak” (el-Mücâdele 58/22) âyetlerinde Allah ve resulü birlikte geçmektedir. Resûlullah’ın, İslâm’a düşman olup müslümanlara eziyet edenler için “Allah ve resulüne eza etmiştir”136 ifadesini kullanması da ezânın Allah Teâlâ’ya râci olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber, sünnete aykırı davranışlarda bulunanları “Allah ve resulüne isyan etmiştir” şeklinde tanımlamış,137 edebe aykırı davranan bir kimseye “Allah’a ve resulüne eziyet ettin” buyurmuştur.138 “Allah ve resulünü incitenlere Allah, dünyada ve âhirette lânet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır” (el-Ahzâb 33/57) âyetinde de aynı noktaya işaret edilmektedir.

Hz. Peygamber’in ibadetlerdeki tatbikatında dahi Allah Teâlâ’nın emrinden söz edilmiştir. İbn Ömer, vitir namazının tek rek‘at kılınabileceğini söyledikten sonra bunun “Allah’ın ve resulünün sünneti” olduğunu ifade etmiştir.139

Kur’an’da ve Sünnet’te yer alan, Hz. Peygamber’in emrettiği veya nehyettiği konuların netice itibariyle Allah’ın emri veya nehyi sayıldığına dair ifadeler ise konunun başka bir yönüdür. “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisâ 4/80) âyeti, Resûlullah’ın ancak Allah’ın emrettiğini emrettiğine ve Allah’ın nehyettiğini nehyettiğine delil kabul edilmiştir.140 Nitekim Resûlullah, kendi yasakladığı hususlarda Allah’ın adını da zikretmiştir. “Allah ve resulü yağmacılığı yasaklamıştır.”141 Aynı şekilde Hz. Peygamber, müsleyi142 ve müt‘ayı143 yasaklayanın Allah Teâlâ olduğunu bildirmiştir. Hatta yasakları ilân ettirdiği olmuş ve o yasakta Allah ve resul ifadelerini beraber kullanmıştır.144 Resûlullah’ın, biat alırken Kur’an’da emredilen hususları şart  koşması145  da emir ve yasaklarının Kur’an’dan ayrı olmadığını göstermektedir.

Hüküm verme konusunda Allah ve resulü ifadelerinin beraber kullanılmış olması sünnetteki hükümlerin kaynağına işaret etmektedir. “Onlar aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve peygambere çağrıldıklarında bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler” (en-Nûr 24/48) âyetinde Hz. Peygamber’in de zikredilmesi buna delildir.

Uygulamadaki pek çok iş, sonuçta Allah Teâlâ ile ilgili sayılmıştır. Hicretin, “Allah’a ve resulüne” yapılmış sayılması,146 fethedilen toprakların Allah’a ve resulüne ait olması,147 ganimetten verilen payı taksim edenin Allah ve resulü olduğu148 ifadeleri de yapılan işlerin sadece Hz. Peygamber’le değil, Allah Teâlâ ile de ilgili olduğunu göstermektedir. Bu inanış, müslümanlar arasında da yerleşiktir. AllahTeâlâ’nın, resulüne hanımlarını muhayyer bırakmasını emrettiği zaman Hz.Âişe, “Ben Allah’ı, resulünü ve âhiret yurdunu isterim” demiştir.149 Muhakkak ki o, “Eğer Allah’ı, resulünü, âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki...”(el-Ahzâb 33/29) âyetinden hareketle veya Hz.Peygamber’in tavsiyesi ile bu ifadeyi kullanmış olmalıdır. Hz. Peygamber’in daha önceden fakir olanbir kimse hakkında “fakir iken Allah ile resulü onu zengin etti”150 ifadesinde de aynı kullanım bulunmaktadır.

Mucizelerin kaynağında ilâhî iradenin bulunması da Hz. Peygamber’in vahiyle iç içe olduğunu göstermektedir. Meselâ; Mekkeliler, Resûlullah’tan, mucize istemişler. O da dolunayı onlara iki bölük halinde göstermiş, Mekkeliler, iki bölük arasından Hira’yı görmüşler.151 Aslında Allah’a ait bir fiil, Hz. Peygamber’e nisbet edilmişolmaktadır.

Allah ve resul kelimelerinin birlikte zikredilmelerinin asıl anlamını, ne kastedildiğini ortaya koyan deliller de mevcuttur. Müşrik bir  kimse,  bir  müslümana “Siz ne güzel topluluksunuz! Keşke siz Allah’ın dilediği şey ile Muhammed’in dilediği şey olur demeseniz” demiş. Bunu haber alan Resûlullah “Allah’ın dilediği şey ile Muhammed’in dilediği şey olur demeyin, fakat Allah’ın dilediği şey sonra Muhammed’in dilediği deyin”152 buyurarak hiçbir zaman bulunduğu konumun dışında tutulmasını hoş karşılamamıştır.

H. Bilgisinin Doğru Çıkması

Hz. Peygamber’in bilgisinin, sözlerinin doğru çıkması, sünnetin kaynağının vahiy olduğunu gösteren delillerden bir başkasıdır. Resûlullah, Hâtıb b. Ebû Beltea’nın müşrik akrabalarına gizlice gönderdiği bir mektubu haber vermiş ve sahâbîlere mektubu götürenin bir kadın olduğunu söyleyerek onu yakalamalarını emretmişti. Kadını yolda yakalayan sahâbîler mektubu istemişler, o inkâr edince “Resûlullah yalan söylememiştir” diyerek ısrar etmişler ve sonunda mektubu çıkarttırmışlardır.153 Çünkü sahâbîlerin, Resûl-i Ekrem’in söylediklerine inancı tamdı. Bu Hz. Peygamber’in o günkü bir olay hakkında verdiği bir haberdir; ancak onun geleceğe dair verdiği haberlerde gerçekleşmiştir. “İnsanlar size mutlaka herşeyi soracaklar. Hatta ‘Herşeyi Allah yarattı, fakat Allah’ı kim yarattı?’ diyecekler” buyurmuştur. Ebû Hüreyre, ‘Allah ve resulü doğru söylemişlerdir’ diyerek bu soruya muhatap olduğunu bildirmiştir.154 Burada dikkat edilmesi gereken nokta haberi verenin Resûlullah olmasına rağmen Allah Teâlâ’nın da zikredilmesidir; çünkü sahâbîler, bu bilgilerin kaynağının vahiy olduğunu biliyorlardı.

III.  Vahiy Almadığı, Vahiy Beklediği Durumlar

Hz. Peygamber, kendisine sorulan her soruya cevap vermiş veya kendisine iletilen problemlere hemen çözüm getirmiş olmayıp, bilmediği veya çözemediği konularda vahiy gelmesini beklemiştir. Nitekim mirasla  ilgili  sorulan  bir soru üzerine “Bu mesele hakkında Allah, hüküm verecektir” buyurmuş  ve  miras âyeti nâzil olmuştur.155 Hz. Peygamber’in, sorulan sorulara hemen cevap vermeyip vahiy beklediği bazı meselelerde vahiy gelmediği gibi,156 bazan Kur’an’da yer almayan vahiy de gelirdi. Bunlar, ibadetlerden157 gelecekle ilgili olaylara158 kadar farklı konularda idi.

Konuyla ilgili âyet ve hadislere göre sünnetin bir kısmının vahiy kaynaklı olduğu kesindir. Sünnetin bir kısmı ise vahyin açıklık getirmediği konularda   Hz. Peygamber’in vahyin koyduğu esaslardan hareketle, nebevî anlayış ve kavrayışı ile yaptığı ictihad ve görüşlerine dayanmaktadır.159 Hz. Peygamber reyini kullanmış160 ve kıyas yapmıştır.161 Dolayısıyla bazı sünnetler ictihadîdir. Sahâbîlerin Hz. Peygamber’in bazı kararlarına ‘Vahiy mi’ diye sormaları da bunu göstermektedir.

Hz.Peygamber’in gündelik ve teknik işlere dair bazı meselelerdeki görüşlerinde yanıldığı da olabiliyordu.162 Hurma ağaçlarını aşılama olayında; “Ben ancak bir zanda bulundum, bundan dolayı beni muaheze etmeyin. Fakat size Allah’tan bir şey naklettiğimde onu alın. Çünkü ben Allah’a hiç yalan isnad etmedim” buyurmuştur.163 Hadisin başka bir rivayeti ise “Size dininizden bir şey emredersem onu alın”164 şeklindedir. Anlaşıldığına göre dinî konularda yanlış hiçbir bilgilendirmesi olmamıştır. Gündelik ve teknik işlere dair konulardaki sözleri ise tavsiye niteliğindedir. Bununla beraber ilkāhın günümüzde genleri değiştirmeye kadar varması bu işlemin he rzaman isabetli olmadığını ve varlıkların aslını bozmamak gerektiğini göstermektedir.

Hz. Peygamber’in önce, vahiy kontrolü dışında yaptığı bazı hareket, karar ve açıklamalarının, sonradan doğru bulunmayıp Kur’ân-ı Kerîm’de ilân edildiği de olmuştur. Dolayısıyla her sünnetin  vahye  dayanmadığı  görülmektedir. Hz. Peygamber’in, Bedir Gazvesi’nde esir düşen müşrikleri fidye alıp salıvermesi (el-Enfâl 8/67), Tebük Gazvesi’ne bir bahane ile katılmak istemeyenlere izin vermesi (et-Tevbe 9/43), bal şerbeti içmemeye karar vermesi (et-Tahrîm 66/1) gibi günlük hayatla ilgili meselelerde dahi ikaz edilmesi, sünnetin vahye aykırı olmaması gerektiğinin ve Resûlullah’ın yaptıklarının kontrol altında olduğunun belirtileridir. Diğer yandan bu kararların vahiyle düzeltilmiş olması da konunun vahiyle ilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu âyetler, Hz. Peygamber’in bütün fiillerinin, vahiy kaynaklı olmadığını göstermekle beraber, onun vahyin kontrolünde oluşunun açıkça belirtisidir ve   bu âyetler, Hz. Peygamber’in fiillerinin netice itibariyle isabetliliğine, sünnetin vahiy kaynaklı olduğuna delildir. Aynı şekilde sünnetle ilgili vahiy gelmesi ile sünnetin vahyin kontrolünden geçmesinin aynı neticeye vardığına  işarettir.  Yani her sünnet, ilâhî maksada uygundur.165 İsabet ettiğinde tasvip edilmesi ve hata ettiğinde uyarılması, Resûlullah’ın bu nevi sünnetine hükmen vahiy mahiyeti kazandırmıştır.166

Sonuç

İslâm âlimleri, sünnetin kaynağına işaret eden pek çok nassı çeşitli şekilde değerlendirmişlerdir. İmam Şâfiî, “Emirsiz hiçbir şey sünnet olmamıştır” sonucunu çıkarmanın mümkün olduğunu söylemiş ve bunun da ya okunan vahiyle yada ‘şöyleyap’ diye Allah’tan gelen risâlet ile olduğunu belirtmiş ve vahyin geliş şekillerini belirttikten sonra “bütün sünnetler bu mânaların dışına çıkmaz” demiştir. Ayrıca hikmetin, Allah’tan gelen tilâvet olunmayan vahiy olduğunu söylemiş ve buna deliller de getirmiştir. “Allah’ın kitabı ilehükmedeceğim” hadisinin, Hz. Peygamber’in cübbe giymiş bir kimsenin umre ile ilgili soru sorması hadisinde vahiy gelene kadar susmasının,167 Cebrâil’in Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti getirmesinin, vardığı sonucu teyitettiğini söylemiştir. Bütün bunlarında “O, hevâsından konuşmaz”(en-Necm53/3) âyetinin muhtevasına girdiğini ifade etmiştir.168 İbn Hibbân (ö. 354) ise, Hz. Peygamber’in sünnetinin tamamının Allah tarafından verildiği, dolayısıyla Resûlullah’ın kendi görüşü olmadığı sonucuna varmış ve Sahîh’in de böyle bir bölüm oluşturmuştur.169 Mûsâ Cârullah Bigiyef de sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu söylemiş ve “Hz. Peygamber, bütün fiil ve sözlerinde rabbinden gelen bir beyyine üzerinedir, onun fiili ve kavli ancak Allah tarafından olur. Bu konuda pek çok âyet vardır” dedikten sonra “Ben sadece bana vahyolunana uyarım” (el-En‘âm 6/50), “Sana vahyolunana uy,” (Yûnus 10/109) “De ki, ben rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum… Hüküm ancak Allah’ındır” (el-En‘âm 6/57) âyetlerini delil olarak zikretmiştir.170

Sünnetin vahye dayandırılması peygamberlik görevi açısından bakıldığında gayet tabiîdir. Peygamberlik doğrudan vahiyle ilgilidir. İbn Abbas “Biz böylece emrimizle ruhu vahyettik” (eş-Şûra 42/52) âyetindeki ‘ruh’un, ‘nübüvvet’ olduğunu söylemiştir.171  Peygamber gönderilen bir zatın devamlı vahye mazhar olması zaruridir.172 Peygamberliği sebebiyle diğer insanlardan ayrı olarak fazladan bir bilgi kaynağına sahip olmalıdır.

İslâm âlimleri de naslardan hareket ederek Hz.Peygamber’in sahip olduğu ilmi sınıflandırmışlardır. İlki nâzil olan ilim, yani Kur’ân-ı Kerîm’dir. İkincisi, Hz. Peygamber’in nübüvvet melekesinin, nübüvvet anlayışının, nebevî aklın neticesi olan ilimdir.173 Bunların yanında beşer olarak üstün bir akla sahiptir. Bu üç yolla Hz. Peygamber, ilim elde etme imkânına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağı ile uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber’de meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberâne ictihad kabiliyeti ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilâhî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu buradan kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber’in ilâhî iradenin beyanı niteliğindeki açıklamaları, ilâhî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır.174

Kur’an, şeriatın değişmez ve ezelî hükümlerini, önemli prensiplerini ve kurallarını açıklar. Sünnet, Kur’ân’la belirlenen esaslar dairesinde hükümlerin doğru bir şekilde açıklanması ve ayrıntıya iniştir ki bunlar değişen işlere ait zemine, zamana göre maslahat gereği kanunlaşan hükümlerdir. Bir başka ifade ile Kitap, aslî hükümlerdir, Sünnet ise bu aslî hükümlerin pratikteki açıklamasıdır. Kitap, doğrudan doğruya ilâhî vahiy neticesidir. Sünnet ise peygamberlik melekesi ve nurunun neticesidir.175

Resûlullah’ın bilgilerini çeşitli gruplara ayırarak da incelemek mümkündür. Dini tebliğ açısından bakıldığında Hz. Peygamber’in sözlerinin bir kısmı, Allah Teâlâ’nın  bildirdiği  hükümleri  tebliğ  maksadıyla  söyledikleridir.  Bu  da  lafzı vahyedilen Kur’an’dır ve lafzı ile ibadet edilir. Diğeri ise lafzı Kur’an âyetleri gibi tilâvet olunmayan ancak vahyedilmiş olan ‘nebevî’ hadislerdir. Kitap, lafzı ve anlamı ile vahiydir. Sünnet ise Hz. Peygamber’in kelimeleri ile ifade edilen ilâhî mânadır, anlamı itibariyle vahiydir.176 Risâleti tebliğle ilgili hadisleri, “Resul size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan kaçının” (el-Haşr 59/7) âyetinin muhtevası altında zikretmek mümkündür. Tilâvet olunmayan vahyi Mevdûdî şöyle izah eder: Allah tarafından mücerred bir düşünce peygamberin kalbine aktarılmakta, o da onu kendi kelimeleriyle ifade etmektedir. Bu çeşit vahiy, Hz. Peygamber’e diğer insanlara önder, örnek olduğu için geliyordu ve insanlara Allah’ın kelimeleriyle değil, Hz. Peygamber’in sözleri, kararları ve yaptıkları şeklinde ulaşmaktaydı.177

Resûlullah’ın görevi sadece tebliğden ibaret değildir, onun dini/şeriatı açıklama görevi de vardır. Hz. Peygamber’in sünneti, kendisine indirilen Kur’an’ın açıklamasıdır ki bu yönüyle sünnet Kur’an’dan müstağni kalamaz.178 Bu mânada sünnet, Allah’ın hükümlerini peygamberine bildirmesinin bir çeşididir ve Hz. Peygamber’in ameli ile ortaya çıkan ilâhî tâlimdir. Bunların hepsi vahiy hükmündedir. Sünnete vahiy denmesinin sebebi sünnetin, hakikî vahyin/Kitab’ın cüz’iyyâtına girmesidir. Buna göre Kitab’ın tamamında sünnetin bütün hükümleri vardır. Sünnet, vahyin genel kaynağına girmesi yönüyle bu terimle anılır. Yani sünnet, zımnen vahiydir.179 Sünnet, Kur’an’ın koyduğu esasların detaylarıyla izahı için, Allah’tan Kur’an’ın dışında aldığı vahyin sonucudur. Aynı şekilde Resûlullah’ın dinle ilgili olan, akıl ve tecrübe ile bilinemeyen gaybî bütün haberleri Allah’tan ona gelen vahiy kapsamında mütalaa edilmişlerdir.180 Diğer yandan sünnetin lafzî bakımdan vahiy olması gereğine dair bir delil bulunmamaktadır.

Sünnetin vahye dayanması, onun pek çok noksanlıktan arınmış olmasını gerekli kılmaktadır.181 Vahye bâtıl ilişmesinin mümkün olmaması sebebiyle sahih yolla nakledilen haber-i Resûl ile hâsıl olan bilgi, kati ve gerçektir. Sünnetin, Kur’an naslarına aykırı olmayışı182 da sünnetin vahiy kaynaklı olduğunu gösterir.

Hz.Peygamber’in ictihadıyla verdiği hükümlerle, âdeten ve yaratılış gereği yaptığı, söylediği şeyler de onun bir peygamber olması dolayısıyla önemlidir. Resûlullah’ın ictihadı herkesinkinden üstündür.183

Aslında hadislerin vahye veya Hz.Peygamber’in ictihadına dayanması, onların teşriî değeri hususunda önemli değildir. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’i vahye muhatap olacak, onu alabilecek en güzel şekilde olmasını takdir etmiş (el-Kalem 68/4) ve onu müslümanlara en güzel örnek diye göstermiştir. Müslümanları, kaynağına bakmaksızın Hz.Peygamber’in her türlü emrine uymakla yükümlü tutmuştur. Hz.Peygamber’e itaat etmeyi emreden âyetlerdede, yine türüne bakılmaksızın mutlak emir söz konusudur. Ayrıca Hz. Peygamber’e itaat yükümlülüğü sadece vahye dayalı açıklamalara bağlanırsa Allah’a itaatle birlikte resule itaatı emreden âyetlerin, ‘Resûl’e itaat’ kısımlarının anlaşılması güçleşir. Kaldı ki herbir hadisin kaynağının vahiy mi, nebevî ictihad mı olduğunu tesbit etmek de mümkün değildir.184 Böyle bir tesbit de ictihad sayılır ve bağlayıcı olmaz. Diğer yandan Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinin kaynağını ve gerekçesini her defasında açıklamasının gerekliliğine dair bir delil yoktur. Dolayısıyla sünnet, itaat ve ittiba açısından Kur’an gibidir. Ona ittiba, vahiyile sınırlandırılmış değildir.185 Dolayısıyla sadece Kur’an’la yetinen kimse Resûlullah’a itaat etmemiş, muhalefet etmiş sayılır.186 Hz. Peygamber Kur’an çizgisinden çıkmadığından“ Kur’an bize yeter” anlayışınında bir delili yoktur. Diğer yandan Hz. Peygamber’in, “Ben Allah’a hiç yalan isnad etmedim”187 hadisinde de belirttiği gibi o, şeriatı tebliğde mâsumdur.188  Ayrıca Hz. Peygamber bir hüküm koyduğunda kendisi de, sahâbîler de o meselenin sabit olmasında âyet ve hadis arasında fark görmemektedirler.

Hz. Peygamber’in söyledikleri, niyet ettikleri, yaptıkları, hâsılı her halinin ilâhî denetim altında bulunuyor olması sünnetin kaynağının ‘vahiy’ olduğunu veya vahyin onayından geçtiğini göstermektedir. Sünnet bu yönüyle bağlayıcılık vasfı kazanmakta, sünnetle bildirilenle amel etmek gerekmektedir. “Arkadaşınız, sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir” (en-Necm 53/1–4)  âyetinin,  sünnetin amelde münzel vahiy gibi olduğuna delâlet ettiği belirtilmiştir.189 Beş vakit namazın gayri metluv vahiyle tesbit edilmiş olması bile buna örnek olarak yeterlidir.

Resûlullah’ın, söylemediği bir sözü onun sözüymüş gibi gösterenin, yani onun adına yalan uyduran kimsenin cehenneme gideceğine dair hüküm de sünnetin kaynağı ile ilgilidir. Çünkü Hz. Peygamber, Allah’tan haber verir; dolayısıyla onun üzerinden söylenen yalan, Allah’ın üzerinden söylenmiş gibi olur ki böyle kimselerin azabının pek şiddetli olacağı, Kur’an ile sabittir. Allah Teâlâ“ Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir” (el-En‘âm 6/21) buyurmakla kendisine iftirada bulunanla kâfiri bir tutmuş “Kıyamet gününde, Allah üzerinden yalan uyduranların yüzlerini simsiyah göreceksin”(ez-Zümer39/60) buyurmuştur.190

Bir müslümanın Hz. Peygamber’e inanması ve güvenmesi gerekir. Resûlullah’a güvenmemenin müslümanca bir tavır olmadığı şu hadisteaçıkça görülmektedir: “Birkimse, Resûlullah’tan hakkını istedi. Hz.Peygamber, ona istediğini versin diye bir Yahudi’ye gönderdi. Yahudi, rehin olmaksızın vermekten çekindi. Hz. Peygamber de zırhını gönderdi ve “Vallahi, ben yeryüzünde eminim, gökyüzünde eminim” buyurdu.191

Bütün bunlardan sonra şöyle bir tesbitte bulunmak mümkündür: Dinin tebliği sadece Kur’ân-ı Kerîm vasıtası ile yapılmamış; Allah Teâlâ, pek çok ayrı yolla peygamberine dini bildirmiştir. Dolayısıyla sünnet vahiy kaynaklıdır ve vahyin onayından geçmiştir. Diğer yandan bir dinin sadece kutsal kitap ile duyurulacağına dair bir delil bulunmamaktadır. Nitekim kendilerine kitap gelmemiş peygamberler bulunmaktadır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerîm’in de bütünüyle bir kerede nâzil olmayışı, dinin tamamlanmadığı şeklinde anlaşılmadığı gibi, eksiklik olarak da görülmemiş ve müslümanlar Resûlullah’ın bütün bildirdiklerine Kur’an ve Sünnet ayırımı yapmadan uymuşlardır.

“Sünnetin Kaynağı Üzerine Bazı Tesbitler”

Özet: İslâm’da, Kur’an ve Sünnet birlikte kaynak olarak kabul edilmiştir. Sünnetin dindeki konumu, sünnetin kaynağı meselesini incelemeyi gerektirmektedir. Âyet ve hadislerde, sünnetin vahiyle ilgili olduğunu gösteren pek çok ifade mevcuttur. Delillere göre sünnetin bir kısmı vahiy kaynaklı, geriye kalanı da vahyin onayından geçmiştir. Dinin tebliğinin sadece Kur’ân-ı Kerîm vasıtasıyla yapılmadığı bir gerçektir. Allah Teâlâ, dinini farklı yollar ile peygamberine bildirmiştir. Sünnetin vahye dayandırılması, Kur’an’ın hayata geçirilmesi ve peygamberlik görevi gibi pekçok ayrı sebepten dolayı da gerekli ve tabiî bir durumdur.

Atıf: Aynur Uraler, “Sünnetin Kaynağı Üzerine Bazı Tesbitler” Hadis Tetkikleri Dergisi, (HTD), IV/2, 2006, ss. 81-106.

Anahtar kelimeler: Cebrâil, hikmet, hüküm, Kur’an, Kur’an dışı vahiy, Resul’ün lisanı, sünnet, vahiy.

 

 

 

97 Buhârî, “Tevhîd”, 37.

98 Buhârî, “Enbiyâ “,9.

99 Buhârî, “Cihâd”, 153; Müslim, “Selâm”, 148–150.

100 Buhârî, “Cenâiz”, 69, “Enbiyâ”, 31.

101 Buhârî, “İlim”, 29, “İ‘tisâm”, 3.

102 Buhârî, “Cenâiz”, 73, “Megāzî”, 17, 27.

103 Buhârî, “Müsâkāt”, 9.

104 Buhârî, “İlim”, 29, “Mevâkīt”, 11.

105 Buhârî, “Menâkıbü’l-ensâr”, 51.

106 Muhammed 47/30.

107 Buhârî, “Cihâd” 9, “Megāzî”, 28.

108 Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 133.

109 Müslim, “Eşribe”, 172.

110 el-Enbiyâ 21/3–4; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 50.

111 Müslim, “Hac”, 142.

112 Şevkânî, Fethu’l-kadîr, I-V, Kahire 1383/1964, V, 15.

113 Şevkânî, Fethu’l-kadîr, II, 118.

114 Ahmed b. Hanbel, I, 11; Buhârî, “Zekât”, 38.

115 Abdürrezzâk, Musannef, IV, 534.

116 Ahmed b. Hanbel, VI, 8; İbn Hibbân, Sahîh, I, 174.

117 Süleyman en-Nedvî, Tahkīku Ma’ne’s-sünne, Mekke 1399, s. 17–18.

118 Müslim, “Itk”, 8.

119 Şâtıbî, İ‘tisâm, I-II, Kahire 1408, II, 484.

120 Buhârî, “Sulh”, 5, “Şurût”, 9, “Hudûd”, 30, 34, 38, “Ahkâm”, 39.

121 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I-XV, Beyrut 1414, XV, 180.

122 Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, I-XI, İstanbul, ts., VII, 565. Müellif, vasıtasız emir ve nehiylerin namaz, oruç, içki..., vasıtalıların ise, "Peygamber, size ne getirirse onu alın" el- Haşr 59/7; "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin" Âl-i İmrân 3/132 gibi âyetlerin kapsamında olan umumî hükümler olduğunu belirtir.

123 Şâfiî, Risâle, Kahire 1388, s. 48, 51.

124 Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur’ân, V, 3391, I-IX, Kahire, ts.

125 Nesâî, “Büyû‘”, 90.

126 Abdürrrezzâk, Musannef, VII, 380–381.

127 Müslim, “Mesâcid”, 76.

128 Buhârî, “Megāzî”, 79; Müslim, “Tevbe”, 53.

129 Ahmed b Hanbel, VI, 196; Buhârî, “Şehâdet”, 2, 15, “Megāzî”, 34, “Tefsîr”, 26/6 “İ‘tisâm”, 28.

130 Buhârî, “Cenâiz”, 83, “Tefsîr”, 92/6.

131 Tirmizî, “Diyât”, 10.

132 Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 31.

133 Abdürrezzâk, Musannef, IX, 465–466.

134 Kurtubî, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân, IV, 2823.

135 Buhârî, “Cihâd”, 152, “Hudûd”, 17; Müslim, “Kasâme”, 9, 11.

136 Buhârî, “Şerîke”, 3, “Megāzî”, 15, “Rehin”, 3.

137 Müslim, “Nikâh”, 110.

138 Ebû Dâvûd, “Salât”, 22.

139 İbn Mâce, “İkāme”, 116.

140 Şevkânî, Fethu’l-kadîr, I, 489.

141 Abdürrezzâk, Musannef, X, 205.

142 Ahmed b. Hanbel, IV, 172.

143     Müslim, “Nikâh”,27.

144     Buhârî, “Zebâih”,28.

145 Ahmed b. Hanbel, V, 314; Buhârî, “Îmân”, 11, “Hudûd”, 8. Hz. Peygamber, bahsi geçen hadiste el- Mümtehine 60/12. âyetini okumuştur.

146 Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1.

147 Müslim, “Cihâd”, 61.

148 Abdürrezzak, Musannef, V, 276.

149 Ahmed b. Hanbel, VI, 103; Buhârî, “Tefsîr”, 33/4, 5,

150 Buhârî,” Zekât”, 49.

151 Buhârî, “Menâkıbü'l-ensâr”, 36.

152 Dârimî, “İsti’zân”, 63.

153 Buhârî, “Megāzî”, 9.

154 Müslim, “Îmân”, 215.

155 Tirmizî, “Ferâiz”, 3.

156 Abdürrezzâk, Musannef, X, 281.

157 Buhârî, “Umre”, 10.

158 Buhârî, “Zekât”, 47, “Cihâd”, 37.

159 Dihlevî, Huccetullahi'l-bâliğa (trc. Mehmet Erdoğan), I-II, İstanbul 1994, I, 471.

160 Ebû Dâvûd, “Akziye”, 7.

161 Buhârî, “Hudûd”, 41, “İ‘tisâm”, 12.

162 Konuyla ilgili İbrahim Canan’ın, Peygamberimizin Yanılması Meselesi (İstanbul 1999) adlı bir çalışması bulunmaktadır.

163 Müslim, “Fezâil”, 139.

165 Polat, “Hz. Peygamber'in Sünnetini Anlama”, Ebedî Risâlet,, İzmir 1993, II, 58, 59.

166    Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bk. İsmail L.Çakan, Hadislerde Görülen İhtilâflar, İstanbul 2000, s.91–95.

167 Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 30.

168 İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XV, 225.

176    Nedvî, Asr-ı Saadet, IV, 96–98;191–192.

170 Bigiyef, Kitâbü’s-sünne (trc. Mehmet Görmez), Ankara 1998, s. 14–15.

171 Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmi’l-Kur’ân, VIII, 5874.

172   Muhammed Esed,  Yolların Ayrılış Noktasında İslâm (trc. Hayreddin Karaman), İstanbul 1986, s.   121.

173 Nedvî, Asr-ı Saadet, IV, 96–97.

174 Çakan, “Sünnete Yönelik Tartışmalar”, Bilgi ve Hikmet, s. 117.

175 Nedvî, Asr-ı Saadet, IV, 96–97.

177 Zaferullah Daudî, Pakistan ve Hindistan'da Hadis Çalışmaları, İstanbul 1995, s. 261–262.

178 Elbânî, el-Hadîs hüccetün bi-nefsih fi’l-akāid ve’l-ahkâm, Peşâver, ts., s. 35.

179 Nedvî, Asr-ı Saadet, IV, 97–98, 191-192.

180 Elbânî, el-Hadîs hüccetün bi-nefsih fi’l-akāid ve’l-ahkâm, s. 35.

181 Çakan, Hadislerde Görülen İhtilâflar, s. 94.

182 Ömer Nesefî, İslâm İnancının Temelleri Akâid (trc. M. Seyyid Ahsen), İstanbul 1993, s. 52–53, 275– 276.

183 Salahaddin Polat, “Hz. Peygamber'in Sünnetini Anlama”, Ebedî Risâlet, II, 59.

184 Abdullah Aydınlı, Sünen-i Darimî (tercüme ve tahkîk), I-VI, İstanbul, 1994–96, I, 15 (giriş).

185 Şevkânî, Fethu’l-kadîr, V, 15.

186 Elbânî, el-Hadîs hüccetün b-nefsih fi’l-akāid ve’l-ahkâm, s. 35.

187 Müslim, “Fezâil”, 139.

188 Bigiyef, Kitâbu’s-Sünne, s. 38.

189 Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmi’l-Kur’ân, IX, 6255.

190 Ahmed Davudoğlu, “Mukaddime”, Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, I, 25.

191 Abdürrezzâk, Musannef, VIII, 11.


Prof. Dr. Aynur URALER diğer yazıları