Şaban KESECİ

İslâm Medeniyetinde Vakıf

İslâm Medeniyetinde Vakıf

İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan, ...

Maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî bir düşüncenin mahsulü olan vakıf, İslam toplumunda yüzyıllardır derin tesirler icra etmiş dinî ve hukukî bir müessesedir.

İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan, vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır” prensibi üzere kurulmuştur.

Vakıf: “Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip, aynını -Allah Teâlâ’nın mülkü hükmünde olarak- temlik ve temellükten müebbeden men etmektir.”

“Malımı vakfettim, hapsettim, tasadduk ettim” veya “sadaka-i müebbede ile sadaka ettim” gibi vakfa işaret eden sözler, vakfın rüknünden sayılır.

Ahmed b. Hanbel: “İslâm’da vakıf şeklinde yapılan ilk sadaka Ömer’in sadakasıdır.” der.

Hz. Ömer, Hayber’deki Semğ hurmalığıhakkında üç gün üst üste gördüğü rüya üzerine:

Ya Rasulallah! Nazarımda çok kıymetli olan bir hurma bahçesi var. Bu hususta ne buyursanız öyle yapacağım.” demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.s):

Bu hurmalığın aslını vakfet. Artıkosatılmaz, hibe edilmez ve vâris olunmaz, yalnız onun mahsulü infak edilir,yedirilir.

Bunun üzerine Hz. Ömer bu mülkünü vakfetti. Mücahitler, esaretten kurtulmak isteyen köleler, misafirler, yolcular vb. bundan istifade ettiler.

Şifahi olarak vakfedilen bu hurmalık için, Hz. Ömer hilafeti döneminde Muaykıb’a vakfiye yazdırmıştır. Şahit ise Abdullah b. Erkam’dır. Hz. Hafsa vakfın mütevellisidir.

“Bismillahirrahmanirrahim: Bu, Allah´ın kulu mü´minlerin emîri Ömer´in vasiyetidir. Eğer ona (Ömer´e) bir şey olursa Semğ, Sırma İbnu´l-Ekva arazisi ve orada(ki işleri yürütmek üzere) bulunan köle, Hayber´de bulunan yüz hisse ve orada bulunan köle, Vadi(l-Kura)’da Muhammed´in (a.s) bana taam olarak verdiği yüz (vesk)ın idaresi, yaşadığı müddetçe Hafsa´ya aittir. Sonra onun idaresi Hafsa´nın ailesinden re´y sahibi birine aittir. O şartla ki bu emval satılmaz, satın alınmaz. (Mütevelli, ihtiyaçtan artan mahsulü) dilenci, muhtaç ve akrabalardan münasip gördüklerine infak eder. (Mütevellinin) bundan yemesinde, yedirmesinde veya o paradan köle satın almasında bir mahzur yoktur.” [Ebu Davud, Vesâyâ/13]

 

Emevîlerdönemindevakıflar,“vâkıf’ tarafından tayin edilen mütevellilerce yönetilirlerdi.Velidb. Abdilmelik, Ümeyye Câmii için ilk kez köy ve mezraları gelir getiren birer kaynak olarak vakfetti.

Emevîlerden sonra Abbasî Devletinde vakıflar daha bir ge­lişme gösterdi.Hatta vakıfların idaresi için “Vakıflar Nezâreti” kuruldu.

Büyük Selçuklu Devletiile vakıf müessesesi bir kat daha canlandı. Selçuklu Devleti’nin, “Fâtımî Şiî” hareketine karşı takip ettiği Sünni siyaset, devletin her yerinde birçok dinî müessesenin vücuda gelmesine -bilhassa birçok medrese- sebep oldu.

XI ve XII. asırlarda, bir sosyal kuru­luş mahiyetini alan tekke ve zaviyeler çoğalmıştır.

Büyük bir malî güce sahip olan Selçuklu sultanları, şehzadeleri ve devlet adamları ile ileri gelen zenginler, vakıf kurmakta birbirleri ile âdeta yarışmışlardır.

Harizmşahlar, Eyyubîler, Mısır-Suriye MemlukleriileAnadolu Selçuklu devleti hükümdar ve mensuplarımalî güçleri nispetinde vakıflar kurmuşlar, pek çok hayır müesseseleri bu yolla ihya edilmiştir.

Moğol prenslerinin İslâmiyet’i kabullerinden sonra vakıfların inkişafında hizmet ettikleri görülür. Nitekim Gazân Han; Tebriz’de kendisi için bir türbe, mescid, Şafiî ve Hanefî medreseleri, Hankâh, Dâru’s-siyâde, Rasathane, Dâru’ş-şifa, Kütüphane ve kanunları havi defterlerin muhafazasına mahsus beytu’l-kanun-, beytu’l-mütevelli, havuzhane, çeşme vehamam gibi ilmî, içtimaî tesisat (külliye) yapmış ve bunların muhafazası için zengin vakıflar tesis etmişti.

 

Vakıf müessesesi, Osmanlılar döneminde İslâm dünyasının dört bir yanına yayılmıştır. Mescid, türbe, ribat, tekke, medrese, mektep, köp­rü, sulama kanalı, hastane, kervansaray, imâret, kütüphane, hamam vb. gibi birçok müessese hep vakıf­lar sayesinde vücuda getirilmiştir.

Memlûklerzamanında Mısır topraklarının2/7’nivakıf toprakları teşkil ediyorken, XVI. yy.’da Osmanlı topraklarının1/5’i vakıftı.

Osmanlılar dönemindeki ilk vakıf Orhan Gazi tarafından ihdas olunmuştur. Onun 1324 Mart başı itibariyle azatlı kölelerinden Tavaşî Şerafeddin’e, Mekece’de vakf ettiği hankâhın (eskiden gezginlerin ve yoksul yolcuların barındıkları, misafirhane niteliğindeki tekke)tevliyetini verdiğine dair vakfiye ile vakfın şartlarını gösteren Farsça yazılmış tuğralı belgesi elimizde bulunmaktadır.

Keza o, İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurarken, onun idaresi için yeterin­ce gelir getirecek gayr-i menkul vakfetti.

Adapazarı’nda halen “Orhan Bey Câmii”, Kandıra’da “Orhan Câmii” adıyla anılan câmiler ile yine Adapazarı’nda medrese, Bursa’da bir câmi, zâviye, misafirhane ve imâret inşa ederek bunlara vakıflar tahsis etti. O, bu hayır eserlerinin görevlileri olan müderris, imam, hafız, nakîb (Tekkelerde, şeyh vekili unvanını taşıyan kimseler), tabbâh (ahçı),hâdim (hizmetçi, hizmet eden)ve bevvab (kapıcı)gibi kimseleri de tayin etti.

Osmanlı Padişahları, sultanları, vezirleri, emirleri ve zengin halk pek çok vakıf kurmuştur.

Niğbolu’dan muzaffer olarakBursa’ya dönen Yıldırım, burada bir dârulhayr, bir hastahane, birEbu İshâkhâne(tekke), iki medrese ve bir câmi yaptırdı ve bumü­esseselerin ihtiyacını karşılayan vakıflar kurdu. Bunlara şeyh, tabib, imam, müezzin ve müderris dikip akçalarını tayin ettirdi. Nitekim dârulhayrın evkafından olmak üzere aş ve yemekten başka, her yıl bilginlere, yerli ve yabancı yoksullara 600 müdd buğday verilmek, her gün konuğa ve yerliye et ile birlikte 300 çanak aş eriştirilmek üzere vakıflarını tayin buyurdu.

Fâtih, fetihten sonra hissesine düşen emlakten hiç birini almayarak tamamını vakfetti. O, bu harap şehri, devletin merkezi olmaya yaraşır bir hâle getirirken bu vakıflardan epey istifade etmiştir. Vasiyetinde şöyle geçer:

“Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kâin ve malumu’l-hudud olan 136 bab dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.

Şöyleki: Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim... Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldıralar, orada salah bulduralar.

... Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın kavimleri ve medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle...”

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Vasiyetinden...

 

Vakfın kuruluş gayesini, hizmet şartlarını ve alanlarını ele alan metinlere “vakfiye” ismi verilir. Vakfiyelerin giriş kısmında infak, hayır ve hasenat ile ilgili ayet, hadis ve güzel sözler, hitamında ise vakıf duası ve bedduası yer alır.

 

Vakıf Duası

“Her kimse ki; Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ’nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin...”

Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesinden... Hicri 950 - Miladi 1543

Vakıf Bedduası

“Allah’a ve Ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hz. Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, vezir, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikâp etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Mâlik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah’ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez...”

Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesinden...


Şaban KESECİ diğer yazıları