Edebali KARABIYIK

Masal Sadece Masal mıdır?

Masal Sadece Masal mıdır?
28 Eyl

“Hani çocuklar masal söylerler ya… Fakat masallarda nice sırlar, nice öğütler vardır. Görünüşte saçma şeyler söylerler, ama sen onları masal sanma sakın. Bütün virânelerde define aramaya koyul!” (1) Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

Günümüzde psikologlar, bir insanın rûhî hayatını konu edinen, düşünce ve davranışlarındaki bozuklukları veya belli davranışlarının sebeplerini tespit etmek için o insanın çocukluk yaşantısını irdelerler. Yani çocukluğuna inerler. Bu itibarla, nasıl ki bir insanı tanımak için çocukluğuna inmek gerekiyorsa bir milleti tanımak, çözmek için de o milletin masallarını incelemek, onları göstergebilimin çözümleme yöntemleriyle ele almak gerekiyor. Bu da yine bir nevî o milletin çocukluğuna inmektir.

Fransızcada “fabl” olarak tanımlanan sözlü halk edebiyatı türü “masal”, Türkçeye Arapçanın “mesel” kelimesinden gelmiştir. “Mesel” kelimesi, “örnek, benzer; asıl anlamı dışında başka bir şeyi anlatmak için dolaylı ve üstü kapalı olarak söylenen ibret alınacak söz; ders ve ibret alınacak küçük hikâye, kıssa” anlamlarına gelmektedir. Başka bir deyişle masal, sembolik anlatım tarzında ve belirli bir amacı olan icmâldir. Gösterenden gösterilene yani işaret edilene doğru yapılan bir yolculuktur. Bilinçli olarak kurgulanır. İçerisindeki hakikat mecazla örtülüdür. Çocuğumuza anlattığımız her masalda âdeta onun zihnindeki kapalı bir kutuyu da açmış oluruz. Kutulardan yanlış şifreler çıkarırsak, onu hayat serüveninde yanlış yönlendirmiş oluruz.

 Bugün okullarda öğrencilerimize “masal” veya “fabl”  dediğimizde akıllarına hemen “La Fontaine,  Andersen” gibi Batılı yazarların isimleri gelmektedir. Peki, bunun sebebi nedir? Neden çocuklarımız yukarıda saydığımız Batılı yazarların da yararlandığı “Kelile ve Dimne”, “Bostan ve Gülistan”, “Mesnevi”, “Kabusnâme”, “Esrarnâme”, “Mantıku’t-Tayr” gibi bizim olan eserleri tanımıyor, bilmiyor da yabancı yazarların yazdıklarını biliyor/okuyor? Aslına bakarsak, bu yabancılık onları besleyen metinlerden gelmektedir. Çocuklarımız, ders kitaplarında hep bu Batılı yazarların masallarını, fabllarını okuyor. Dolayısıyla bu eserlerle beslenen zihinler de bu eserlerdeki dünyanın yansımalarını gösteriyor. Muhayyileler, bu yolla işgâl ediliyor. Batı masallarındaki semboller, metaforlar vasıtasıyla çocuklarımızın hakîkat algısı değiştiriliyor.

 

Her Masal Her Bünyeye Uyar mı?

Mevlânâ’nın yukarıda epigraf olarak kullandığımız sözlerindeki hakîkat çok dikkat çekicidir. Aslında, her masal bir istikâmet verir. Çocuğu hayata hazırlar. Bunu çocuğun yaşına uygun bir şekilde ve farklı imgelerle anlatır. Tabii olan da budur. Masalın güzel yanı, küçücük bir çocuğa hayat yolculuğunda karşılaşabileceği zorlukları alegorik bir şekilde, dikkat çekici cümlelerle, zekâ oyunlarıyla anlatmasındadır. Bunu yaparken bazı olağanüstü anlatılar da yapılır. Bu hem çocuğun dikkatini masala vermesini sağlar hem de çocuğa isterse her şeyi başarabileceği duygusunu da aşılar. Ayrıca, bizim masallarımız hep mutlu sonla biter. Masalın sonunda kötüler cezalandırılır; iyiler ödüllendirilir. Yani yaptığı iyiliğin karşılığını bir şekilde görür. Veya anlatıcı, masalın sonunu tam olarak getirmez. Tamamlamayı çocuğun zihnine bırakır. Masalın sonundaki boşluğu çocuğun doldurmasına fırsat verir. Çocuk da o boşluğu yetiştiği toplumun ona verdiği değerler ve ahlâkî ölçülerden hareketle doldurur. Bu da çocuğun ailesine veya yetiştirildiği ortamdaki kişilere çocuk hakkında, çocuğun zihin ve vicdan dünyası hakkında bir ipucu verir. Olumsuz bir durum söz konusuysa ona göre bir eğitim uygulanabilir. Aynı noktadan hareketle, cicili bicili kapaklarla çocuklarımıza sunulan Batı menşeli masallara biraz dikkatli baktığımızda, birçok olumsuz mesajın çocuklarımızın zihinlerine, şuur altlarına sinsice aktarıldığını fark etmekteyiz. Bu masalların sonunun bizdeki gibi çocuğa ümit telkin eden, ne olursa olsun Allah’tan ümit kesilmeyeceği algısını dolaylı olarak veren “mutlu son” şeklinde değil de aksine, bize tamamen yabancı olan, çocuğu daha küçük yaşlarında şiddete ve vahşete meylettiren/yönlendiren sonlarla bittiğini hayretle görmekteyiz. Bazı kıyaslamalar yaptığımızda bu hakîkati daha açık bir şekilde anlayabiliriz. Mesela, “Ağustos Böceği(2)ile Karınca” masalı… Bu masal, ilk defa 16.yüzyılda Güvahî tarafından yazılmıştır.(3) Güvâhî’nin anlatısının sonunda karınca ağustos böceğine “Herkes çalışırken sen ağaçların altında, gölgede yattın! Şimdi ise çaresiz ve muhtaç durumda kaldın. Söyleyip durduğun o şarkılar böyle bir deri bir kemik kalmana değdi mi?” diye seslenir ve böylece masal nihâyete erer. Bu masalın La Fontaine’nin yazdığı Avrupa varyantı ise adeta Avrupa insanının yapısını, varlık tasavvurunu ortaya koyar. Karınca, ağustos böceğinin yüzüne kapıyı kapatır ve onu ölüme, açlığa terk eder. Tıpkı bu masallarla büyüyen Avrupa insanının ülkelerine gelen mültecilere kapılarını kapatmaları, onların feryatlarını kulak ardı etmeleri, onları açlığa ve ölüme terk etmeleri gibi… Bu benzerlik çok dikkat çekici değil mi? Bu gibi olumsuz örnekleri çoğaltabiliriz. Yine, “Jack ile Fasulye Sırığı” masalında çocuklara hırsızlığın, dolandırıcılığın iyi bir şey olduğu, çalınan paranın anneye verildiğinde yüce bir iş yapılmış olacağı inancı; “Tilki ile Karga” masalında birisini kandırıp elindekini gasp etmenin akıllıca bir davranış olduğu; “Kırmızı Başlıklı Kız” masalında, babaannesi ile kurdu ayırt edemeyecek kadar ahmak olma; “Çirkin Ördek Yavrusu” isimli masalda ise dış güzelliğin her şeyden önemli olduğu fikri dolaylı olarak işlenmektedir. Masallar bu hâliyle ait oldukları kültürlerin bilinçaltını, varlık tasavvurunu, dünyaya bakışını dillendirir. Bu yüzden her masal her bünyeye tam olarak uymaz. Dolayısıyla, hem okul kitaplarımıza araç metin olarak konulan masalların hem de çocuklarımıza okuduğumuz masalların seçiminde daha dikkatli olunması gerekmektedir.

Macar Türkolog ve halk bilimci Ignacs Kunos: “Masal dediğimiz şey, her milletin âyîne-i devrânıdır. Bu âyîneye bakacak olursak hem eskilerin ibadetlerini, hem de kadim vakitlerimizin ahlâkını da görmüş oluruz.” der.(4) Her masal, ait olduğu milletin toplum yapısında âdeta arkeolojik kazı yapma fırsatı verir. Meselâ, bizim toplumumuzda olduğu gibi masallarımızda da sınıf farklılıkları görülmez. Bir gün bir padişah, çok sevdiği kızını zengin birisiyle evlendirmek ister. Padişah, kızının evleneceği insanı seçmesi için bir yarışma düzenler. Keloğlan kurnazlığı ve aklıyla yarışmayı kazanıp prensesi alır.(5) Yani, Anadolu’nun bir köyünden, fakir, kel bir çocuk, zekâsıyla, azmiyle padişahın kızıyla evlenip padişaha vezir olabilir. Padişah, “Sen soylu sınıftan değilsin, yarışmayı kazansan bile sana kızımı vermem.” demez. Ancak Batı masallarında aynı durum söz konusu bile değildir. Halktan birisi soylu sınıftan bir kıza talip olamaz. Orada halk, yönetilmek ve ezilmek için vardır ve daima soylu sınıfın himmetine muhtaçtır.

 

Olağanüstü Anlatılardan Olağanüstü Davranışlara

Milletimiz yüzyıllar boyu kıraat meclislerinde masallar, destanlar, efsaneler başta olmak üzere birçok kitap okumuş ve dinlemiştir. Bu kitapların çoğu manzumdur ve bu sayede hem okuyanın hem de dinleyenin aklında kalması kolaylaşır. Kafiye ve vezin marifetiyle de kulaklarda çok hoş sadâlar bırakır. Bu kitaplara baktığımızda, birçoğunun dinî ve hamasî içerikli olduğunu görürüz. Bunun yanında bu kitapların yine birçoğu da olağanüstü unsurlar, olağanüstü kahramanlar barındırır. Meselâ, “Hz. Ali Cengnâmeleri”, evler film merkezi olmadan önce, hânelerde ve çeşitli kıraat meclislerinde okunurdu. Dinleyenler, Hz. Ali’nin kahramanlıklarını hayranlıkla dinler, âdeta mest olurlardı. Öyle ki bu metinlerde, Hz. Ali daha kılıcını kınından çıkarırken, kılıcın rüzgârından bin tane düşman askerini yere serer. Kılıcını bir sallar, onlarca düşman korkup kaçar. Bu gibi örnekleri Battalnâme, Danişmendnâme, Saltuknâme gibi kitaplarda da görmek mümkündür. Dikkat çekici nokta ise bu anlatımlarda gizlidir. Olağanüstü imgelerle süslü, olağanüstü kahramanlıkları dinleyerek büyüyen nesiller, kendileri de gerektiğinde vatanı ve milleti için olağanüstü kahramanlıklar göstermeyi öğrenir. Gözünü kırpmadan düşman mevzilerine atlayan yiğitlerin durumunu başka nasıl izah etmeli? Mermilerin, top atışlarının üzerine üzerine giden bir kahramanın şuuraltında, dinî inancın, şehit olma aşkının yanında, atalarının yaptıklarını olağanüstü imgelerle anlatan bu metinlerin payı da yabana atılmamalıdır.

 

  1. Mevlâna, Mesnevî, (Çev: Veled İzbudak, Gözden Geçiren: A. Gölpınarlı), MEB, İstanbul 1991, C:III, s. 221.
  2. Ağustos böceği ile ilgili farklı bir yorum için bkz. Sezâi Karakoç, “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul 2012.
  3. Güvâhî, Pend-Nâme, (Haz: Mehmet Hengirmen), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1983, s.  159-160.
  4. Saim Sakaoğlu, Gümüşhane ve Bayburt Masalları, Ankara 2002, s.4.
  5. Burcu Göde, “ Amasya Masalları(Araştırma-İnceleme-Metin)”, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi SBE, Isparta, 2011, s.69.


Edebali KARABIYIK diğer yazıları