Edebali KARABIYIK

Kalplere Ok Gibi Tesir Eden Şiir Hangisidir?

Kalplere Ok Gibi Tesir Eden Şiir Hangisidir?
26 Nis

Hâl ehline yine hâl ehlinin şiirleri zevk verir. Zâhir ehlinin sözlerini hâl ehli olanlar delil olarak kabul etmezler

Ah Kuddûsî Efendi! Mürşid-i âgâh idi

Tâir-i kudsî gibi Firdevs'i kıldı âşiyân         

                                           

Osmanlı devrinde, Anadolu’da ve şu an maddî olarak elimizden çıkmış olmasına karşın gönlümüzden hiçbir vakit ırak olmayan topraklarda, birçok mutasavvıf şâir yetişmiştir. Meseleye bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası ekseninden bakarsak, anayurtları olan Türkistan bölgesinden Anadolu’ya göç eden sûfî zümreler, Yesevî tasavvuf geleneğini Anadolu topraklarına taşımışlar, İslâm’ın düşünce yapısını, âdab ve erkânını bu topraklarda uygulayarak her biri bulundukları yerlerde birer çekim merkezi konumuna gelmişler, mahzun gönülleri abâd eylemişlerdir. 13. yüzyıldan itibâren ferdî veya topluluklar hâlinde Anadolu’ya göç eden gönül erlerinin bu durumu, Hacı Bektâş-ı Velî’nin “Vilâyetnâme”sinde, Türkistan’dan Anadolu’ya atılan bir “aşk kütüğü” metaforuyla anlatılagelmiştir. Bu anlatıya göre, Türkistan’da mûkim dervişler, batıya yani Rum illerine doğru hicret eden kardeşlerinin önlerine kandil olması için ve Rum diyârına er gönderdikleri erenlere mâlum olsun diye, meydanda yanan ateşten bir odun alarak Rum ülkesine doğru fırlatmışlardır. Rivâyete göre, adına “Eğsi” de denilen bu bir ucu yanmış kütük bir dut dalıdır. Fırlatılan bu eğsiyi Konya’da Hak Ahmed Sultan tutmuş ve Hacı Bektaş Tekkesi’ne dikmiştir. Bu “aşk kütüğü” metaforu, başka menâkıbnâmelerde de geçmektedir. Bunlardaki kurguya göre ise, Türkistanlı Zeynüddin  Hafî, müridi Abdurrahman Rûmî’yi Anadolu’ya gönderirken “Bir aşk kütüğü yaktık, Rûm üzerine attık.”demiştir.(Cengiz Gündoğdu, “Türkistan’dan Anadolu’ya Taşınan Hikmet Süreği: Yolcu, Yol ve Yurt Hikâyesi”,  Dîvân-ı Hikmet Sohbetleri, ed. Zülfikâr Güngör, Ankara: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2018,ss.225-241.) Türkistan’dan sefer eyleyip Anadolu’ya doğru eğsi güzergâhını takip eden gönül erleri Hacı Bektâş-ı Velî (k.s)’nin:

 

Ayağa kalkacaksan hizmet amacıyla kalk,

Eğer konuşacaksan, hikmet ile konuş

Ve oturacağın zaman sevgi ile otur.

 

düsturuyla hareket etmişler, kendileri gurbet içre garib kalıp kardeş kadri bilmişler, nerede gönlü kırık birini görseler ona merhem olmuşlar, kâfir de olsa yaratılanı yaratandan ötürü sevmişler, yüzyıllar boyu unutulmayacak sembol isimler olmuşlardır.

Bu sembol isimlerden birisi de 18.yüzyılda Anadolu’da yaşamış Kâdirî şeyhlerinden Kuddûsî Baba’dır. Hayatı hakkında elimizde fazlaca kaynak bulunmayan Kuddûsî Baba’nın ismi Ahmet’tir. Kâdirî yolunun büyüklerinden olan Kuddûsî Baba (k.s), “Maraşîzâde” lakâbıyla da bilinir. Kendisine bu lakâbın verilme sebebi, babasının Maraş’tan Niğde’nin Bor ilçesine göç etmiş olmasıdır. Kuddûsî Baba (k.s) ise 1769 yılında Bor’da dünyayı teşrif etmiş, 1849 Nisan ayında, Bor'daki evinde vefat ederek darü'l-bekâya irtihal eylemiştir. Cenazesi Bor'da, Niğde yolu ile eski Ankara yolunun kesiştiği kavşakta yer alan Sarı Saltık türbesinin yakınındaki Eski Mezar'a defnedilmiştir. Kuddûsî Baba (k.s)’nın hayatı konumuz dışında olduğu için ayrıntıya girmiyoruz.

Bu yazımızda elimizden geldiğince anlatmaya çalışacağımız asıl konumuz, dîvan sahibi, mutasavvıf bir şâir olan Kuddûsî Baba’nın bir manzûmesinde yer alan, tasavvuf şiirine dâir dikkat çekici ifadeleridir. Kuddûsî Baba (k.s), söz konusu şiirinde “ehl-i hâl - ehl-i zâhir” kavramlarını merkeze alarak tasavvufî nitelikli bir şiirin nasıl olmasını gerektiğini anlatır. Bu tür şiirlerde, şiirden başka şeyler görememenin insanı yanıltacağını, şahsiyetleriyle şiirden öteye geçen sûfî şâirlerin şiirlerini de kendileriyle beraber geçirmeleri gerektiğinin işaretlerini, söz konusu mısralarda görmek mümkündür. (Sezai Karakoç, Makamda, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2015, s.66.)

 

Kuddûsî Baba’ya göre bazı şiirler dinleyeni, okuyanı ağlatmaz, mest etmez. Tatsız, zevksiz olduğu için susuz gönülleri suya doyurmaz:

 

Şol şi’r kim sâmi’i giryân u sekrân eylemez

Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez

 

Hâl ehline yine hâl ehlinin şiirleri zevk verir. Zâhir ehlinin sözlerini hâl ehli olanlar delil olarak kabul etmezler:

 

Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ

Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez

        

Şâirlerin kalpleri Hakk’ın (c.c) hazineleridir. Ama Hakk Tealâ ancak hâl ehli olanların kalplerine feyz ve ilham verir. Dolayısıyla onların şiirleri de okuyanları, dinleyenleri adetâ irşâd eder.  Taklitçilerin şiirleri âşıkları asla hayrân eylemez. Sunullah Gaybî’nin dediği gibi taklit ile doyanlar hakikatte açtır:

 

Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş

Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez

 

Ehl-i hâlin kalbine ilham eder şi’ri Hudâ

Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez

 

Hâl ehlinin sözleri gâfilleri ikâz eder. Kendine getirir. Zâhir ehlinin sözleri ise okuyanları aşka getirmez, onları etkilemez:

        

Ehl-i hâlin sözleri ikâz eder gâfilleri

Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez

 

Hâl ehlinin sözleri hep Hakk’ı anlattığı için haktır ve dinleyenleri, okuyanları şevke getirir. Fakat zâhir ehlinin sözleri insanları din yolunda teşvik edici mâhiyette değildir:

 

Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol

Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez

 

Hiç kuşkusuz fasîh, vezinli, belâgatli, ince ifadelerle dolu birçok şiir vardır fakat bunları okuyanlar, dinleyenler bunlardan irfân kesbedemezler:

 

Var nice şi’r-i fasîh mevzûn belâgatli rakîk

Okuyanlar  dinleyenler kesb-i irfân eylemez

 

İlim sahibi, kemal ehli kişiler, sahip oldukları bilginin gücüyle nice şiirler söylerler fakat maalesef bunlar, âşıkların bağırlarını aşk ile yakıp kebâp eylemez:

 

Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl

Âşıkın bağrın yakıp ışk ile büryân eylemez

 

Âşıklara zevk veren, güzel bir hâl veren şiir, gösterişten, yapmacıktan uzak, samimi bir şekilde söylenen şiirdir. Yoksa külfet ile söylenen şiir âşıklara şifa olmaz. Onların susuz gönüllerini suya doyurmaz:

 

Bî-tekellüf söylenen söz âşıka hâlet verür

Külfet ile söylenen işfâ-i atşân eylemez

 

Hâl ehlinin şiirleri kalplere ok misâli saplanır. Zâhir ehlinin şiirleri ise kalpte dostu misâfir edemez:

 

Ehl-i hâl şi’ri kulûba ok gibi te’sir eder

Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez

 

Gerçi birçok şiirin söyleyiş güzelliği vardır ama lezzeti yoktur. Bu sebeple insanı şaşırtıp aklını başından alarak onu perişan bir vaziyete çeviremez:

 

Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti

Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez

 

Sonuç olarak söylersek, hâl ehli olmadan söylenen sözler, dünyaya dalmış, Hakk’ın sevgisinden başka süslerle güyâ süslenmiş gönüllerimizi perîşân edemez. Silkeleyip kendine getiremez:

 

Hâl ile söylenmeyen söz şi’ri Kuddûsî gibi

Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez

 

Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız beyitlerin sahibi Kuddûsî Baba (k.s)’ya göre, kalplere tesir eden şiirler söylemek için öncelikle hâl ehli olmak lâzımdır. İnsan yaşamadığı, tecrübe etmediği hâlleri şiirlerinde anlatmamalıdır. Anlatsa bile zaten okuyana veya dinleyene etki etmez. O şiir, kelime istifinden öteye geçemez. Dimağlarda bir tat bırakmaz. Asıl olan “kâl” değil “hâl”dir.  Bunun için de bir yola girmek, nefsi ıslah etmeye çalışmak gerekir. Ahmed Yesevî (k.s) Hazretleri’nin dediği gibi:

 

Yola giren menzillerden geçer dostlar

Yola giren sonunda murad bulur dostlar


Edebali KARABIYIK diğer yazıları