09 Aralık 2021
Dr. Abdulkadir EREN

Hasılı Aşk-u Muhabbettir Rabıta

Hasılı Aşk-u Muhabbettir Rabıta

Denizdeki balıklar misali bizde bu mana denizinde yüzüyoruz. Sudan çıkmadan şu içinde bulunduğumuz okyanusun farkına varalım...

Bilgisi ve kudretiyle her şeyi kuşatan, her şeyi bütün yönleriyle bilen Ya Muhit. Sana sonsuz hamdü senalar ederim.

Kalbi bizler için titreyen, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametli olan Ya Şefia’l- Müznibin. Cenâb-ı Hakkın ilmi adedince sana salatü selam ederim.

Suda yüzen balıklar suyu bilmezler ta ki sudan çıkıncaya kadar. Su her yerlerini kaplamıştır içlerini dışlarını ama su nerededir deseniz belki bilmezler. İnsanoğlu da öyle değil mi. Her yerimiz sonsuz nimetlerle kaplı, her nefes alış verişimiz, görmemiz, duymamız, sağlığımız… Binlerce nimetin içerisindeyiz peki ne zaman fark ediyoruz. Bunlar elimizden gittiğinde. Resulullah  Efendimiz de o mübarek tertemiz fem-i muhsinlerinden çıkan şu sözlerle bu gerçeği ifade etmiştir. “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini çok iyi bilmelisin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, yokluğundan önce varlığının, meşguliyetinden önce boş vaktinin ve ölümünden önce hayatının.” (Hâkim, Müstedrek, IV,341).

Tasavvuf yoluna girdik derviş olduk zahiren elhamdülillah. Hem de öyle bir kapıya bende olduk ki Evliyaullahın başı, Gavsul Azam, Bazul Eşheb, Muhyiddin, Abdulkadiri Geylani hazretlerinin kapısına. Ahir zaman olması hasebiyle bir kişi de Allah desin diye çırpınan meşayihi kiramlarımızın himmetiyle bu yola kabul edildik. Belki eskilerde olsa dergahın kapısında ‘’ Evladım tasavvuf demirden leblebi ateşten gömlek, yiyebilir misin, giyebilir misin?’’ diye sorduklarında, bizleri imtihan ettiklerinde kapıdan dahi adım atamayacak gariplerdik. Mübarekler o kadar altın, elmas, yakut arasında bizim gibi kırık cam parçalarını ne yapacaklardı. Zahiren giydik bu dervişlik libasını lakin batınımıza ne kadar giydirdik acaba bu dervişlik gömleğini. Kıymetini bilebiliyor muyuz acaba günümüzde yüzde beşi belki de daha azı saf ve temiz kalmış bu tasavvuf yolunun bir neferi olabilmeyi. Hem de öyle bir mürşid-i azama evlad olmuşuz ki Kutbul Aktab, Zülcenaheyh Eş Şeyh Es Seyyid Abdullah Demircioğlu Efendi Hazretlerine. Nadirattan olan maddi ve manevi ilimleri sadrında mündemiç bulunan, gönüller sultanı, Hakkın sevgili kulu efendi hazretlerine. Ne buyuruyor Efendi hazretleri bir sohbetinde, ‘İşte bu bağlı bulunduğumuz yolu okyanus kabul edin. Sizi bu mübarek okyanusun içerisine getirip bırakıyorum. Yüzmeyi de öğrettim. Buradan istifade edin. Yıkanın, yıkanın, yıkanın. Temizlenin. ‘’ (Tasavvuf Temiz Bir Okyanustur 2010). Peki Bu mana denizinden, tasavvuf okyanusundan ne kadar istifade edebiliyoruz. Ne kadar farkındayız elimizdeki nimetin. Layık olabiliyor muyuz bu yola. Bunları kendi içimizde muhasebe edip düşünelim. Yine Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor aynı sohbetlerinde ‘’Bazen de okyanus olduğu zaman ne olur, çalıyı çırpıyı, öteki beriyi, pisliği dışarı vurur. Demek ki biz okyanusa layık olamamışız diye. Bu bakımdan ihvan kardeşlerim, muhiblerden olun da, günlük zikrinizi yapın! Eğer ki hasbelkader yapmamış olanlarınız, aksatanlarınız varsa, bunu hemen telafi etsinler. Bugünden tezi yok, yeniden o güzel okyanusa dönsünler ve dua etsinler. Ben bu okyanusta kalmak istiyorum Rabbim! Burada temizlenmek istiyorum. Bu büyük mübarek yoldan dışarı çıkmak istemiyorum Rabbim! Beni burada pirler, meşâyihler, sevdiklerin hürmetine, Habibullâh hürmetine, burada beni ilkâ eyle, burada beni bırak, diye dua etsinler. Tasavvuf yolunu biz kirletmeyelim.’’(Tasavvuf Temiz Bir Okyanustur -2010).

Denizdeki balıklar misali bizde bu mana denizinde yüzüyoruz. Sudan çıkmadan şu içinde bulunduğumuz okyanusun farkına varalım. Günler geçiyor, insan her saniye biraz daha yaklaşıyor o ölümsüz gerçeğe ve her saniye eriyor ömür sermayesi. Bizde mürşidimizin yukarıdaki duasına canü gönülden amin diyoruz. Allah’ım bizleri bu yolun kabul edilmişlerinden, hesabı görülmüşlerinden, kıymetini bilenlerinden eyle inşallah.

Geçenlerde bir düşündüm de şu dünyada herkes rabıta yapıyor da farkında değil. Herkes bir şeye rabıta yapıyor gönlünü bağlıyor. Anneler evlatlarıyla bir gönül bağı kuruyor derinden. Onlar üzülse, sevinse kalplerinde hissediyor, gerek rüyalarına giriyor gerek bir kalp sızısı şeklinde hissediyor olanları. Kimisi sevdiği bir hayvana, kimisi bir bitkiye, kimisi bir insana, bir canana bağlıyor kalbini. O bağlantı sonucunda da o şeyle arasında bir sevgi köprüsü oluşuyor ve zamanla ona benziyor. Bakarsanız etrafınızda uzun yıllar evli kalmış kişilerin birbirine zahirende benzediğini görürsünüz. Gençlere baktığımızda rol model aldığı, gönülden bağlı olduğu şahıslara kılık kıyafetiyle, konuşmasıyla, tavırlarıyla benzediğini görürüz. Atasözlerine kadar geçmiş bu durum. Sevgiyle bağlı olduğumuz birini anarız bazen içimizden ve o gün içerisinde ya denk geliriz ya da telefonla arayınca bizi ‘’kalp kalbe karşıdır’’ deriz. Rabıta yoktur diyenlere şaşırıyorum böyle düşününce. Farkında olmadan onlarda bir şeylere rabıta yapıyorlar. Her şey birbiriyle iletişim halinde. Misin yanında duran mis pisin yanında duran pis kokuyor. Ay dünyanın çekim kuvvetinden etkileniyor, dünya güneşin. Belki de etkileşimde olmayan nesne yok gibi. Üzüm üzüme baka baka kararıyor. İçinde bulunduğumuz ortamlardan tutunda, yediğimiz, içtiğimiz, dinlediğimiz, izlediğimiz her şeyle bir etkileşim halindeyiz. Peki neden bu etkileşimimiz Allah’ın sevdiği bir kul ile olmasın. Efendimiz(s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Yüce Allah'ın yeryüzünü dolaşan melekleri vardır. Onlar ümmetimden salat ve selam getirenleri bana iletirler." (Nesai, 3/43; Ahmed, 1/387; İbn Hibban, 3/195). Her salat ve selam getirdiğimizde aramızda bir irtibat bir yakınlaşma oluyor Efendimizle. Mürşidimizin de sohbetlerinde, hadis derslerinde buyurdukları gibi Resulullah Efendimizin hadislerinin okunduğu, Resulullah Efendimizin anıldığı yerlerde sanki Efendimiz yanımızdaymış gibi bir rüzgar esiyor, bir manevi hava oluyor. Bunlar hep aradaki manevi bağla alakalı. İşte verici misali mürşidi kamillerin gönüllerinden alıcı misali biz zayıf gaflet içerisindeki insanlara manevi sinyaller gelmesi bir nevi rabıta. Karanlıklar içerisinde yolunu bulamayan bizlere tutulan, yolumuzu aydınlatan bir ışık rabıta. Mürşidimizin ifadesiyle bir velinin suretini, şeklini hayaline getirerek onun kalbindeki feyz, bereket ve marifetlere ve ilimlere ulaşmak rabıta. Zahiren anladıklarımız bu şekilde lakin rabıta çok büyük bir manevi derinlik. Yapanların anlayabileceği, yaptıkça fark edebilecekleri bir güzellik. Yine mürşidimizin buyurduğu gibi sadece yevmi zikirde değil, bunların dışında da her an, namaz kılarken, ders dinlerken, Kuranı kerim okurken, dinlerken, tavaf ederken, bir velinin şeklinde kendini görmekle, birçok manevi hazlara ve zevklere nail olacağımız bir güzelliktir rabıta. Evliyaullah’ tan birinin buyurduğu gibi kişinin seyrü sülükunda %70 ilerlemesine vesile olan bir araçtır rabıta. Yine büyüklerden biri rabıta hakkında şu mısraları yazmıştır.

Fikri mevtten sonra eyle rabıta

Babı feyzi salik oldu vasıta

Rabıta şehrahı (yol) vuslattır sana

Mübtedi durma yürü andan yana

 

Hasılı aşk-u muhabbet rabıta

Salikine lazım elbet rabıta

Var bu yolda çok ehadisi Nebi

Rabıta makbulü hakdır gün gibi

 

Mübarekler bizlere unu yağı şekeri veriyorlar. Bize helva yapmak düşüyor. Rabıta, rabıta, rabıta. Rabbim bizlere de hakkıyla  rabıta yapabilmeyi, bu manevi derinlikten, bu manevi okyanustan hakkıyla yararlanabilmeyi nasip etsin.


Dr. Abdulkadir EREN diğer yazıları