Dr. Zafer Tortum -Merhum

İlahi Deryadan İnciler - Marifetullâh

İlahi Deryadan İnciler - Marifetullâh
16 Şub

Bir hadisi kudside: “Ben, yer ve gök kürelerine sığmam ama mü’min kulumun kalbine sığarım” (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 195) diye buyuruyor Yüce Rabbimiz. Bu kadar kutsal görevi üstlenen kalp, sadece vücuda kan pompalayan basit bir organ olabilir mi? Elbette hayır!

Her türlü beşeriyetten münezzeh olan Cenâb-ı Hakk, acaba bize neyi işaret ediyor? Kalbimiz her sistol (kan pompalama) ve her diastolde (kalbe kan dolması) Zât-ı Zü’l-Celâl’i haykırmıyor mu? (2 aşama ve 2 hece: AL-LAH)

Yüce Yaratıcı, ona beşeri görevinden çok daha önemli olan manevî bir rol vermiştir.

Nice sırlar taşıyan kalbimiz, hayat boyu hiç durmadan çalışır ve kendi üzerinde taşıdığı sinir sisteminden faydalanır. Bu sinir demetinin başlangıç bölümü (sinoatriyal nod) kalbin sağ kulakçığında bulunur ve dakikada 70-80 impuls (uyarı) oluşturup kalbin çalışmasını sağlar. Yani kalbin kendi beyni vardır, diyebiliriz. Ve bu iki temel fonksiyonla (sistol-atım, diastol-alım) mütemadiyen çalışarak hem kendisi Cenâb-ı Hakk‘ı durmadan zikreder, hem de bu maksadı anlayan gönüllere gece gündüz Yaradan’ın zikredilmesini haykırır.

İlginç olan; bu değere, vücudumuzu yönettiği bilinen beynin değil de kalbin sahip olması değil mi? Tabi ki beynin yapı ve fonksiyonları da birçok yaradılış mucizesi içerir. Akıl, mantık, irade vb. melekelerin kaynağı olarak addedilen beynimiz; aslında, manen sınırlı fonksiyonlara sahiptir. İnsan, aklıyla Yüce Yaradan’ın varlığını biliyor ama tam olarak idrak edemiyor. Zatını ve sıfatlarını tahayyülden çok çok uzakta... Çünkü insan ve dolayısıyla insan aklı neticede bir mahlûk değil midir? Mahlûk da, mahlûkatı Yaradan’ı idrak edemez, özelliklerini tam manasıyla anlayamaz. Bu yönüyle kalbimiz de bir mahlûktur. Ama Rabbimiz, ona manen öyle bir değer bahşetmiştir ki o, Marifetullah ve Muhabbetullah’a bununla erebilir. Nitekim kirâmen kâtibîn melekleri, insanın iyi ya da kötü eylemlerini kaydedip, kalpten geçeni ise Yüce Yaradan’ın takdiri ilahisine bırakmıyorlar mı?

Bu kadar büyük şereflere nail olma yollarını bize gösteren, sonsuz lütuf ve keremiyle insana nimetler bahşeden Cenâb-ı Hakk’ı layıkıyla anabiliyor muyuz? O’na olan borcumuzu ödeyebilir miyiz? Maalesef hayır!

Öyle olabilseydi; şu muazzam kâinattaki mikro âlemlerden makro âlemlere kadar Nâm-ı Celîli’ni haykıran cümle mevcudatı gördükçe tek tek, her birinde CELLE CELÂLÜHÛ dememiz gerekmez miydi? Sadece birkaç örnek verirsek;

- Her nefes alıp verişte (dakikada 15-20 kez) Celle Celâlühû demek gerekmez mi?

- Her kalp atımında (dakikada 60-100 kez) Celle Celâlühû demek gerekmez mi?

- Her adım attığımızda her bir kas için (1 adımda yaklaşık 100 kas çalışır) Celle Celâlühû demek gerekmez mi?

- Elli bin farklı kokuyu hatırlayabilen burnumuzu düşünüp, her koku alışımızda Celle Celâlühû demek gerekmez mi?

- Dünyanın çevresini (40.000 km.) iki kez dolaşacak uzunluğa sahip olup, yaklaşık 200 trilyon hücremizi her gün kandaki besin ve oksijenle besleyen damar ağını bize bahşeden yüce Mevlâ’ya her bir hücre için Celle Celâlühû demek gerekmez mi?

Bu da mütenâhî insanoğlu için imkânsız ötesi bir şeydir. Dolayısıyla âhiret gününde insanı ameli değil, Rahmetullah kurtaracaktır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiler Sultanı, nihayetinde “Ben de bir beşerim” diyerek bize O’nu yani Cenâb-ı Hakk’ı işaret etmiyor mu?

“O olmasaydı kâinat yaratılmazdı” hitabına mazhar olan Hz. Muhammed Mustafa‘nın (s.a.s) mübarek ismi her geçtiğinde salât ü selâm getirmekle, nurlu yolda rehberimiz olduğunu ve bize bıraktığı iki kutsal emanete sımsıkı sarılarak, Marifetullâh ve Muhebbetullah’ı 23 sene gibi kısa bir zaman da gönüllere nakşettiğini unutmazsak belki O’na olan borcumuzu ödeyebiliriz. Rabbimize olan borcumuz ise namütenahidir.

Günümüz insanı, Marifetullâh’ı yeterince anlayamadığından oluşan manevi boşluk ikliminde, deryadaki yalnız bir kayık gibi sağa sola yalpalayıp duruyor. Her an düşme tehlikesi geçirenler olduğu gibi, bazen de düşüp boğulanlar oluyor (hafazanallah). Çağımızın vebası psikosomatik bozuklukların çoğu işte bu zeminde gelişiyor. Manevi eksiklik, ruhun rahatsızlanmasına ve sonuçta fiziki hastalıklara davetiye çıkarıyor. Tedaviyi Allah’ın “Rahmet” sıfatına sığınmakta değil de materyalist yaklaşımlarda arama gafletine dalıyor.

Allahü Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur.“ (Ra'd, 13/28)

Bazı bilim adamları bilimsel ve teknolojik gelişmeleri daha çok şu yönde kullanıyor: Acaba uzun yaşamanın sırrı nedir, yaşlanmayı nasıl geciktirebiliriz? Maalesef bu gibi safsatalarla ömürlerini ziyan edip gidiyorlar. Örneğin; son yapılan çalışmalarda, insan kromozomlarının uç kısmında bulunan telomer denen yapının her hücre bölünmesinde bir miktar kısaldığı ve ömrün sonunda bu telomerlerin tamamen yok olduğu iddia ediliyor. Bu şekilde insanın ne zaman öleceği tespit edilebiliyormuş!

Ey insanoğlu, uyan artık gaflet uykusundan,

Bilmiyor musun gaybı Allah’tan başkası bilemez!

Selam ve dua ile…


Dr. Zafer Tortum -Merhum diğer yazıları