Fıkıh Köşesi
17 Eyl

Soru: Şalvar ve cübbe giymenin hükmü nedir?

Soru:Namaz kılarken bazen ikinci rekatta, bazen de son rekatta yanılarak, oturmadan kalkıveriyoruz. Bu durumda ne yapmalıyız?

Cevap:Nadiren de olsa bu durumla karşılaşabiliyoruz. Burada öncelikle şunu söylemeliyiz ki; iki oturuşun da hükmü farklıdır. Üç veya dört rekatlı namazların ilk oturuşlarına “kade-i ûla”, son oturuşlarına “kade-i âhire” denir. İlk oturuş vacip, son oturuş farzdır. Burayı güzelce anladıktan sonra kısaca cevaplamaya çalışalım:

Kade-i ûlayı unutarak terk eden bir mü’min kardeşimiz namazın sonuna sehiv secdelerini ilave ederek, namazını öylece tamamlayacaktır. Ancak kade-i âhirede durum farklıdır. Çünkü o farzdır. Unutularak terk edilen bu farz oturuş geri dönülüp yerine getirilmedikçe o namaz, namaz olmaz (bu görüş İmam-ı Muhammed’e göredir). Sehven terk edilen bu son oturuştan sonra kişinin durumuna bakılır. Yeni başladığı bu rekatı, secde ile bağlamamışsa yani henüz secde yapmamışsa bu kişi geri döner, oturur, ettehıyyâtüyü okur, selam vererek sehiv secdelerini yapar, tekrar oturur ve ettehıyyâtü, salevâtlar ve rabbenâ dualarını da okuyarak selamlarla namazını tamamlar. Eğer bu rekatını secde ile bağlarsa yani secdesini de yaparsa artık o namaz nafile bir namaza dönüşmüştür. Bu rekata bir rekat daha ilave ederek namazını bitirir (bu görüş de İmam-ı Azam ve İmam-ı Ebu Yusuf’a göredir). Bu son durumda ise sehiv secdesi de gerekmez. Bu namazı nafileye dönüştüğü için evvelki yanlış kıldığı namazıtekrar kılar.

Yukarıdaki bu durum cemaatle namaz kılarken imamın başına gelirse ne yapmalıyız, diye sorulabilir. Şöyle cevaplamaya çalışalım. İmam eğer ilk oturuşu terk ederse cemaatte ilk oturuşu terk eder. İmam dilerse namazın sonuna sehiv secdeleri ekleyebilir. Orada imama uyuyoruz. Son oturuşla ilgili ise bu konuya ait iki sorun oluşabilir. İlki imamın son oturuşu yapıp da fazladan yeni bir rekata kalkması, diğeri de yine imamın son oturuşu hiç yapmadan kalkması…

Bu ilk durumda, son oturuştan sonra imam yeni bir rekata kalkarsa cemaat oturur, kalkmaz ve bekler. Yani burada cemaat imama uymaz. Bundan sonra bakılır; imam secde etmeden bu oturuşa geri dönerse cemaatte imama uyar ve onunla beraber namazını bitirir. Ancak imam secdeye varırsa artık cemaat imamı beklemez kendiliklerinden selamlarını verip namazlarını bitirirler. İmam ise artık bu rekata bir rekat daha ilave eder ve bu son kıldığı iki rekat onun için bir nafile olur.

Gelelim ikinci duruma; imam son oturuşu yapmadan kalkarsa, cemaat oturur ve kalkmaz, imamı bekler. Eğer imam, secde yapmadan oturuşa geri dönerse cemaatle beraber sehiv secdelerini de yaparak namazlarını tamamlarlar. Ancak imam geri dönmeyip secdeye varırsa imamın da cemaatinde namazları bozulur. Ne cemaatin kendi başına oturup selam vermeleri ne de sehiv secdesi yapmaları bu namazı kurtaramaz.

Soru:Damadıma zekat-fitre verebilir miyim?

Cevap:Evet, eğer ihtiyaç sahibi ise damada zekat-fitre verilebilir. Aklımıza; o zaman kızıma vermiş olmuyor muyum, diye bir soru takılabilir. Bilindiği gibi zekat veren bir mü’min anne-baba, evlat gibi yakınlarına zekat veremez. Çünkü onlara bakmakla yükümlüdür. Bir mü’min, hanımına da bakmakla mükelleftir. Mü’mine böyle bir görev de düşüyor yani. Ancak kadın, kocasına bakmakla mükellef değildir. Evli mü’minelerin böyle bir sorumluluğu yoktur. Erkek ve kadın her ikisi için kayınpederine veya kayınvalidesine bakma zorunluluğu da yoktur. Bakarlarsa daha güzel olur başka şeydir, zorunluluk, şart getirme başka şeydir. Onların anne-baba sayılmaları, onlarla evlenme yasağı ve bazı tesettür konularında geçerli olmaktadır. Yoksa damat ile kayınpeder-kayınvalide arasında her konuda ebeveyn-evlat ilişkisi geçerli değildir. Mesela damat hiçbir zaman onlara mirasçı değildir. Yani parasal konularda ebeveyn-evlat olarak görülmemektedirler. Kısacası damada zekat-fitre verilebilir. Evet, damada verilebilir ama geline zekat-fitre verilemez. Çünkü gelinin kocası ona bakmakla mükelleftir, gelinin kocası da zekat verecek kişinin evladıdır ki; kişi kendi evladına zekat veremez. Bu durumların tersinde ise gelin veya damat kendi kayınpeder ve kayınvalidelerine eğer fakirlerse zekat-fitre verebilirler.

Soru: Kurban Bayramında bazen teşrik tekbirlerini unutabiliyorum. Kazası olur mu?

Cevap:Teşrik tekbirleri kurban bayramı arifesinde sabah namazından başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazında sona eren tekbirlerdir. Söylenmeleri vacip olarak kabul edilmiştir. Bu tekbirler farz namazlara bağlıdır, sünnet veya vitri vacipten sonra söylenmezler. Evet, bütün bir yılın beş gününde ve sadece yirmi üç vaktinde söylenen bu tekbirlerin unutulması da normaldir. Her ne kadar dikkat etsek de bazen unutabiliyoruz. Unuttuğumuzda kazası var mı? Kazası yok! O yüzden ihmal etmeyeceğiz, unutmamaya çalışacağız. Kendimizce tedbirler alacağız. Şöyle de bir durum var. Teşrik günlerinde kazaya kalan bir namazımızı yine aynı senenin teşrik günlerinde kaza edersek işte orada teşrik tekbirlerini de kaza ediyoruz. Başka bir durumda kazası yoktur.

Soru: Şalvar ve cübbe giymenin hükmü nedir?

Cevap: Öncelikle şunu ifade edelim ki İslamiyet müslümanlara has bir kıyafet getirmemiştir. Dinimizin ölçülerine uygun her türlü kıyafet serbest bırakılmıştır. Bu konuda örf daha belirleyicidir. Bir memlekette adet olmayan kıyafetle dolaşmak dahi uygun görülmemiştir. Hatta Şafii mezhebine göre böyle bir kişinin şahitliği dahi kabul edilmez. Dinimizin genel kabullerine göre toplum içinde onlardan ayrılmayacak şekilde giyinmek en uygun olanıdır. Dahası, diğer milletlerin giydiği bazı kıyafetleri giymekte de beis yoktur. Muğire b. Şu’be’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Peygamber (s.a.v) kolları dar bir Rum cübbesi giymişti.” (Buhârî, Libâs/10) Bugün de palto ve pardösü gibi giyecekler giymekteyiz. Dolayısı ile bunlar yukarıdaki hadisten de anlaşılacağı gibi bizim için yasak değildir. Yasak olan gayr-i müslimlerin kendi dinlerini simgeleyen kıyafetlerini, bizlerin giymesidir. Papazın belindeki zünnar, başındaki külah gibi. Hâsılı Müslüman için avretini örtecek kadar giyinmek fardır. Güzelini giyinmek de müstehaptır.

Asırlar boyu yüzlerce, binlerce kıyafet türemiştir. Pek çok memlekete İslam hâkim olmuştur. Ama hiçbirisinin kıyafetine müdahale edilmemiştir. Büyük âlim İmam-ı Rabbanî’ye atfen söylenen “kıyafette bidat yoktur” sözü aslında bütün konuyu özetlemektedir. Hoş görülmeyen; dar, şeffaf, vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetlerdir.

Şimdi “şalvar ve cübbe giyilemez mi?” demeyiniz. Onlar da İslam dairesinde kabul gören kıyafetlerdendir. Ancak “İslam’ın kıyafeti bunlardır” diye sunulması yanlıştır. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi İslam’ın herhangi bir kıyafeti yoktur. Bu olsa olsa bazı anlayış veya görüşlerin kıyafeti olabilir. Burada “Peygamberimiz şöyle veya böyle giyinmiş ama” diyerek itirazda bulunulabilir. Bu da ilmiye sınıfını ilgilendiren, hadis-sünnet kriterlerini doğru yapabileceklerin konusudur. Bizim bilmemiz gereken İslam’ın genel hatları ile bir Müslümanın nasıl giyinmesi gerektiğini belirlediği sınırlar ışığında bu işi örfe bıraktığıdır.


Mehmet Emin SÖĞÜT diğer yazıları