Prof. Dr. Ali AKYÜZ

Hoşgörünün Sınırları

Hoşgörünün Sınırları
29 Ara

Farklılıklar potansiyel suç kaynağı değil, potansiyel güç kaynağıdır

 “Onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/119)

İletişim araçlarının gelişmesiyle sınırları genişleyen dünya aynı zamanda ilginç bir paradoksla özel alanları daraltmaktadır. Çevreyle münasebetlerin artması sebebiyle ortaya çıkan farklılıklar kendini hissettirmektedir. Bu farklar karşısında oluşan tavırlar, bir etki-tepki biçiminde taraflara yansımaktadır.

Farklı olmanın ortaya çıkaracağı olumsuz etki ve gerginlikleri asgariye indirebilmek ve farklılıkların daha iyi ve mükemmele ulaşmak için insan zihninde açacağı yeni ufuklar için bir vesile olduğunu düşünmek, kâinatı kuşatan bir sevgiyle ve gönülle onlara yaklaşabilmekle ancak mümkündür. İşte o zaman, farklılıkları yok edilmesi gereken bir bölünme ve parçalanmanın ayak sesleri gibi değil de, farklı karakter ve kabiliyette olan kişilerin hayatı algılama ve yaşama biçimleri olarak görürüz.

Zaten her yönüyle kendine özgü, tamamen birbirinden farklı olduğumuz gerçeği bir fıtrat kanunudur. Bu bilinçle bakıldığında farklılıklar değil, tam aksine tek tip ve aynılıklarımız yadırganabilir. Zira her varlık, özünde tek ve yektir. O; hiç kimseye benzemeyen, eşi ve benzeri olmayan yüce Yaratıcı’nın harika yaratması ve eseridir. O, ilahî bir nefha ve soluktur.

İnsanoğlunun tanıyıp bilmediği şeylere karşı nefreti ve vahşeti, terbiye edilmesi ve medenileştirilmesi gereken bedevî yönüdür. Peygamberler de zaten, onların mevcut bu bedevî/ilkel yönlerini medenileştirilmek için gelmişlerdir. İslâm ve onun Peygamberi bunun için, birçok somut söz ve davranışla insanlığa örnek olmuş ve pek çok güzel miras bırakmıştır. Kim bilir, belki de “Ümmetin farklılığı ve farkları kavrayıştaki ufku ve derinliği genişlemeye vesile ve gelişmeye elverişli bir rahmettir” anlayışı, böyle bir ufkun kazanılması ve İslâm’ı yorumlamadaki fikri esnekliğin, ilmiye sınıfı tarafından dillendirilmiş bir ifadesidir. Farklılıklar potansiyel suç kaynağı değil, potansiyel güç kaynağıdır. Uzlaşma ve zıtlaşma/kutuplaşma kültürel bir nüanstır. Kültür ondan çokça beslenir. Çünkü farkların beslediği düşünce dünyasından ve tecessüsten fikirler doğar ve gelişim başlar. Statükonun, aynılığın ve tek tipçiliğin monotonluğundan da olsa olsa tembellik, durağanlık, şüphe, korku ve zulüm doğar.

Ne renklerinden, ne inançlarından, ne giyim kuşamlarından, ne de kendi hür iradeleriyle benimsediği kişisel tercihleri ve başka sebeplerden dolayı insanlara müdahale edilemez ve hiçbir sebeple zulüm reva görülemez. İnsan olmanın getirdiği temel haklar müdahale kabul etmez ve dokunulmazdır.

Hz. Peygamber’in devr-i saadetinde, adalete dayalı hukuk zemininde herkesin kendini istediği gibi tanımladığı bir sosyal sözleşme ve herkesin güven duyduğu bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Fikri örgüsünü Kur’ân’ın belirlediği bir sosyal oluşum herkes gibi Peygamberi de sorumlu tutmaktaydı. Kimsenin zorla değiştirilmesine müsaade etmeyen bir sosyo-politik ve sosyo-kültürel doku teşekkül ettirilmişti. Dokunulmazlıkların olmadığı bir mesuliyetle herkesin uymak zorunda olduğu bir doku…

Gönderiliş hikmeti, insanlığa merhamet olan bir Peygamberin, engin müsamahasına verilecek pek çok örnek vardır. Ancak onu yine en güzel tavsif eden ve tanımlayan yüce Yaratıcı’nın şu ezeli ve ebedi beyanıdır: Bu Kitâb’a inanmazlarsa ve bu yüzden helak olurlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.” (Kehf, 18/6), “Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!” (Şu‘arâ, 26/3) Hz. Peygamber yaşadığı dönemler itibariyle yahudi, hıristiyan ve diğer inanç mensuplarıyla sosyal münasebetler nokta-i nazarında insanlığa pek çok erdem öğretmiştir.

Dünyada farklı dinlerin ve mensuplarının hiçbir asimilasyon gayesi/politikası gütmeden ahenk ve uyumla bir arada yaşadığına dair tarihi örnekler aranırsa, İslâm’ın ve Müslümanların hâkimiyetinin olduğu bölgelerden başka bir yer bulunamayacaktır. Bu anlamda İslâm’ın farklı düşünce ve inançlara hiçbir tehdit ve tehlike gerekçesi üretmeden asimilasyon niyeti asla gözetmeden, sonuna kadar “diğer/başkası” tanımı yapması, ona farklılıkların çoğaldığı dünyada ciddi bir şans tanımaktadır. Diğer din mensuplarının hâkimiyetinde olan yerlerden ne yazık ki, engizisyon ve soykırım sesleri gelecektir. İnanmazsanız üstünde gezdiğiniz toprağa bir kazma vurun! Altından neler fışkıracak, ne âh-ı eninler, ne feryatlar yükselecek göreceksiniz.

İslâm’ın ve Müslümanların özgüveninden kaynaklanan bu engin müsamaha ve hoşgörüsünü yüce Yaratıcı, “Siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütün kitaplara inanırsınız, onlar ise sizinle karşılaştıklarında, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.” (Âl-i İmrân, 3/118) ifadesiyle, acısıyla tatlısıyla Ehl-i Kitâb ve İslâm diyalogunun taraflarına dair eğilimin tarihi ve gelecek açısından panoramasını çok veciz biçimde çizmektedir. Erdemler kolay elde edilmiyor. Alın teri olmadan, güçlüklere göğüs germeden erdemlere ulaşmak mümkün olmuyor. Olsa da mirasyedi gibi, kıymeti bilinmediğinden çabucak terk edip gidiyor.

Toplumsal barış ve huzurlu bir dünya için esas olan yine de hoşgörü ve müsamahadır. Hoşgörü, kendine saygı duymaktır. Kendine saygı insanı yüceltmektir. İnsanı yüceltmekse, bahanesiz her şart ve durumda insanî erdemleri savunmak ve sahip çıkmaktır. Engin ve vakarlı olmalı...

İnsan olma asgarî müşterekini yakalamak, daha ötesi “Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” anlayışınca yaratılanları sevgiyle kucaklamak,

Kâinatın ahenk ve düzeninden sorumlu insan olma anlayışıyla aksaklık ve kusurların suçlusu olarak kendini sorgulayan, başkalarını bağlayan sorumlu ve duyarlı davranış,

İnsanın iç dünyasıyla çelişki ve çatışmalı yaşamasına razı olmayan sevgi ve merhamet dolu bir yaklaşım içinde olmak, hoşgörülü olmak…

Hoşgörü, bir yaklaşım ve tavırdır.

Hoşgörü, ufku dar olanla, ufku geniş olanın farkıdır.

Hoşgörü, güzele yaklaşım ve değişimi teşvik eden sevgi dolu bir bakıştır.

Başkalarının istediği gibi değil, kendi olma vakarıdır hoşgörü.

Kendi olma çabasına ve vakarına karşı çıkanlara öfkeyle asılan, farklılıklarına rağmen beraberlikten mutluluk duyan toplumun, gülümseyen çehresidir hoşgörü.

Başkası olma riyakârlığına, kendi olma samimiyetini tercih eden vakarlı insanlara top yekûn alkış tutabilme kadirşinaslığıdır hoşgörü.

Başkası ya da kendi olma, mücadelesinde “kendi olma” tercihini haykıranların çığlıklarıdır hoşgörü.

Farklı da olsanız beraber yaşamaya mecbur olduğunuz dünyada, mecbur olma, katlanma anlayışını geçip, beraberlikten mutluluk duymanın adı ve adresidir hoşgörü.

“Lâ edrî/Bilmiyorum” duyarsızlığı ve boş vermişliğine mukabil “Düşünüyorum, öyleyse varım” anlayışıyla kendini ve benini hissedenlere, kendi olma samimiyetini gösterenlere toplumsal saygı duruşudur hoşgörü.

Başkaları istedi diye değişmek veya riyakârlık yapıp değiştiğini göstermek değil, kendi olma vakarını taşıyanlara şiirsel bir övgüdür hoşgörü.

“Dinde zorlama yoktur”, bir başka ifadeyle “İnsanın, kendini istediği gibi tanımlama hürriyeti müdahale kabul etmez” anlayışını; dünyayı yaşanılabilir kılan bu anlayışı yok etmeye çalışanlara öfkedir hoşgörü.

Her değer gibi insanlığın ortak ve hayatî bir değer olan sevgi ve hoşgörü de riyakârlıktan, ikiyüzlülükten, en çok da hoşgörüsüzlerin ağzındaki istismar ve pespayelikten kurtarılıp muhtevasıyla yüceltildiğinde hoşgörüdür. O takdirde bir can suyu misali şahsiyetli, vakarlı ve kendi gibi olanların yaşadığı bir topluma hayat iksiridir, hoşgörü.

Herkesin kendini dilediği gibi tanımlama anlayışını bir inanç prensibi olarak kabullenen ve hiç kimseyi zorla değiştirmek gibi bir tavrı inanç esaslarıyla bağdaştıramayan “beni” de başkaları asla değiştiremeyecek…

Hoşgörü dalkavuklarının beni, kendileri yapma isteklerine karşı ben onlardan –iyiye mükemmele ulaşmaları temennilerimle beraber- sadece kendileri gibi olmalarını istiyorum. Onlar benden kendilerine benzemem konusunda isteklerine hoşgörü ve anlayış beklerken, ben onlardan kendim olma arzuma hoşgörü bekliyorum.

Ruhumla bedenimle bir bütün olarak, Rabbimin istediği mükemmele doğru tekâmülün dışında değişmeyecek ve kendim kalacağım.

Ruhaniyetine büyük saygı duyduğum Mevlânâ’nın güzel sözü şiarınız olmalı:

 

Ya olduğun gibi görün

 

 

Ya göründüğün gibi ol

 

Yani;

 

 

KENDİN OL!

 

İnsanî erdem ve faziletler manzumesi olan Kur’ân’ı Kerim’de hoşgörü uzlaşma ve sosyal sözleşme ile ilgili örnek şahsiyet Hz. Peygamber’e şu bilgi ve emirler verilmektedir:

 

 

“Mü’minler, kıyamet ve dirilişe inanmayanları bağışlasınlar. Zira Allah herkesi yaptığına göre cezalandıracaktır. İyi iş yapanın faydası kendine, kötü iş yapanın da zararı yine kendinedir. Herkes Allah’a döndürülecek ve yaptıklarının hesabını verecektir.” (Câsiye, 45/14)

“Yahudi ve hıristiyanlara, Allah’a teslim olup olmadıklarını sor. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir.  Yok, eğer reddederlerse, sana düşen sadece ve sadece tebliğ edip duyurmaktır.  Allah her şeyi görüp bilmektedir.” (Âl-i İmrân, 3/20)

“Onları aranızdaki ortak değer ve asgari müşterekleriniz olan değerlere sahip çıkmaya çağır; Allah’tan başkasına tapmayın, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, kiminiz kiminizi ilahlaştırmasın. Eğer kabul etmezlerse o takdirde ısrar edip tartışmayın. Siz, Müslüman olduğunuzu ve bu değerlere tek başınıza da olsanız sahip çıkacağınızı söyleyin.” (Âl-i İmrân, 3/64)

“Ehl-i kitâbın sizinle Hz. İbrahim’in yahudi ve hıristiyan olduğuna dair tartışmasına aldırmayın. Bu konuda sizinle neden tartışırlar ki? Tevrat ve İncil ondan sonra indirildi. Öyle olunca nasıl olup da Hz. İbrahim Yahudi ya da hıristiyan oluyor ki? İşte bunlar böyle! Hadi bildikleri konularda tartışmaya giriyorlar neyse? Bilmedikleri konularda da aynı şeyi yapıyorlar. Allah en iyi bilir. İbrahim ne Yahudi ne de hıristiyan ne de müşrikti. O, tam anlamıyla, dosdoğru bir müslümandı.” (Âl-i İmrân, 3/65-67)

“Hem dikkat edin, ehl-i kitabın bazıları sizi yolunuzdan alıkoymak ve sizi sapkınlığa götürmek ister. Ancak onlar sadece kendilerini şaşkınlığa götürürler de farkına bile varmazlar.” (Âl-i İmrân, 3/69)

“Ey ehl-i kitâb! Bildiğiniz halde niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor, eğriyi doğruya karıştırıyor ve bile bile gerçekleri gizliyorsunuz?” (Âl-i İmrân, 3/70-71)

“Ey Peygamber! Eğer ehl-i kitâb barıştan yana olursa sen de savaştan uzak dur. Barıştan yana ol!” (Enfâl, 8/61)

“Yahudileri Allah’a verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyle lanetledik ve kalplerini kaskatı eyledik. Onlar kitaplarını tahrif ve tağyir ederler. Pek azı hariç onlardan daima ihanet görürsün. Ancak sen yine de onları bağışla! İhanetlerine aldırış etme! Allah iyilik edenleri sever.” (Mâide, 5/13)

“Münafıklarla, Yahudilerin küfür içinde koşuşturmaları seni üzmesin! Onlar belli ki, hep yalana kulak verirler ve durmadan haram yerler. Yalan haber yayarlar. Ancak sen onlar arasında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adaletle davrananları sever.” (Mâide, 5/41-42)

“Kim sapıklıkta ise merhameti çok olan Allah ona mühlet versin! Belki doğru yola erer. Ancak zamanı geldiğinde, azabı gördüklerinde kimin kötü durumda olduğu ortaya çıkacak ve herkes makam ve mevkiini öğrenecektir.” (Meryem, 19/75)


Prof. Dr. Ali AKYÜZ diğer yazıları