15 Ağustos 2020
Prof. Dr. Mustafa KARA

Fenâ fi’l-Mürşid, Fenâ fi’r-Rasûl, Fenâ Fillâh

Fenâ fi’l-Mürşid, Fenâ fi’r-Rasûl, Fenâ Fillâh
06 Kas

Ben ol dost bağçesinün bülbüliyem İlahî bülbüli gülden ayırma...

Mürid-mürşid arasındaki muhabbetin tasavvuf literatüründeki adı fenâ fi’l-mürşiddir, yani mürşidde yok olmak…

Mürid, bu makamda mürşidine şöyle ses­lenir:

 

Mürşidim göster yolum cânâne yol ver varayım

Ölmeden cemiyet-i yârâne yol ver varayım

Ben usandım masivanın fitnesinden el âmân

Bizi yoktan var eden Sübhan’e yol ver varayım

Bu benim divâne gönlüm cümleden geçmek diler

Dest-i sakîden şarab-ı aşkı nûş etmek diler

Bu vücud-ı âriyetten soyunup göçmek ister

Vahdet içre göç eden kervâne yol ver varayım

    Kâmile Hanım

 

Bazen ona karşı olan doyumsuz sevgi ve hayranlık, konuşmayı değil, sus­mayı gerektirir.

Müderris Celaleddin Rumî’yi derviş Mevlâna haline getiren Şemsuddin Tebrizî’ye müridi şöyle hitap ediyor:

“A Tebriz’li Şeyh! Sen bir güneşsin! (şems güneş demektir) Seni nasıl öve­yim? Yüz dilim var hepsi kılıç gibi keskin... Fakat seni anlatmaya koyulduğum zaman hepsi peltek, hepsi kekeme...”

XV. asrın divan şairi Ahmet Paşa, Emir Sultan için yazdığı uzun manzumede onu Anadolu için “Rahmet-i Rahmân” olarak nitelemekte:

 

Ne akdi Rum’a bir ulu derya senin gibi

Ne âleme getirdi Buhara senin gibi

 

dedikten sonra benzer bir duyguyu terennüm etmektedir:

 

Çok şeyhler görmüşüm dahi bir kimse tab‘ımı

Medhinde âciz etmedi şehâ senin gibi

 

Gönül dünyasının imkânlarını kullanarak, imanın, ibadetin ve ahlâkının güzelliklerini yaşamak için mürşid arayarak yollara düşen talibin, aradığını bul­ması ruhunun derinliklerinde var olan aşkın mayalanması için de uygun bir vasat bulması anlamına gelmektedir.

 

Fenâ fi’r-Rasûl

Bu safhada aşk yolculuğunun ilk merhalesini kat eden mürid, ikinci merhaleye doğru yönlendirilir. Fenâ fi’r-Rasûl yani Hz. Peygamberin aşkında yok olmak.

Bu noktada olan âşıkların hislerine Yunus tercüman oluyor:

 

Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Hak nasib eylese görsem yüzünü

Ya Muhammed cânım arzular Seni

 

İnsan olarak dini hayatın en üst noktasındaki şahsiyet şüphesiz ki; Hz. Peygamber’dir. Onu düşünmek, onu hayal etmek, onu örnek almak, onu anlamak, onu sevmek, ona salat ve selam ile gönülden bağlanmak bu hayatın vazgeçilmez bir özelliğidir. Ona tabi olmak, onun yolunda olmak, Allah’ı sevmenin de “olmazsa olmaz” şartıdır.

“Deki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Zira Allah çok affedicidir ve rahmet kaynağıdır.”(Âl-i İmrân, 3/31)

“Allah ve melekleri şüphesiz ki peygamberleri kutsarlar, salat-u selam ederler. Ey mü’minler! Siz de Onu kutsayın ve kendinizi onun rehberliğine tam bir teslimiyetle terk edin.”(Azhâb, 33/56)

 

Mustafâ’dır cümle âleme reh-nümâ

Mustafâ’dır ehl-i aşka müktedâ

 

Kimse bulmazdı bugün râh-ı vusûl

Olmasaydı rehberi ger Mustafâ

Bursevi

 

Şöhret, şehvet ve servete karşı ciddi bir imtihan veren sufî, önündeki engeller kalktıktan, zincirler kırıldıktan sonra Hz. Peygamberin aşkıyla yüz yüze gelir. Sevgiliye doğrudan hitap etmenin doyumsuz halini yaşar.

 

Canumun cânânı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Derdimün dermanı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Çıkmadı bahr-i mahabbetden senin gibü güher

İlm ü hikmet kanı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Cümle âlem ilmüne nisbet senün bir katradur

Ma‘rifet ummanı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Nûr-i zâtundur cihan mir’atı içre cilve-ger

Yusufun da anı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Kulluğunla iftihar eyler nebîvü ger velî

Cümlenün sultanı sensin yâ Muhammed Mustafâ

Nûr-ı zata mazhar-ı tam olduğunda şüphe yok

Hakkı’nun bürhanı sensin yâ Muhammed Mustafâ

 

Fenâfillâh

Üçüncü ve son merhale ise Fenâfillâh yani Allah aşkında yok olmak adını alır.

 

Ey Allah’ım seni sevmek ne güzeldir ne güzeldir

Yolunda can u baş vermek ne güzeldir ne güzeldir

Visalin derdine düşmek yanıp aşk oduna pişmek

Sonunda sana erişmek ne güzeldir ne güzeldir.

Niyazi Mısrî

 

Eşrefoğlu Rûmî gönlündeki Allah aşkını anlatırken kendisini bu âlemle tanıştıran mürşidini de unutmamıştır:

 

İy Allahum beni senden ayırma

Beni senün didarundan ayırma

Seni sevmek benüm dinüm imanum

İlahî dini imandan ayırma

 

Sararup soluben döndüm hazana

İlahî hazanı daldan ayırma

Şeyhüm güldür ben anun yaprağıyam

İlahî yaprağı gülden ayırma

 

Ben ol dost bağçesinün bülbüliyem

İlahî bülbüli gülden ayırma

Balığım cânını suda didiler

İlahî balığı sudan ayırma

 

Eşrefoğlu Rumî kemter kulundur

İlahî kulu sultândan ayırma


Prof. Dr. Mustafa KARA diğer yazıları