Editör

Köstendilli Ârif-i Billâh Halil Efendi’den (k.s) Müridi İhsan Efendiye Mektup (3)

Köstendilli Ârif-i Billâh Halil Efendi’den (k.s) Müridi İhsan Efendiye Mektup (3)
26 Şub

Kıymetli İhsan Efendi oğlum! Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum!

Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Cenâb-ı Hakk âfiyetiyle sizleri kâim eylesin. Daima tevhîd üzere sabitkadem eyleyip râzı olduğu amellerle zahirinizi, bâtınınızı kâim eylesin.

Maksûdum, sayılı nefesim tamam olmadan sayılı mektûbların zât-ı âlinize ulaşmasıdır. Bu satırlardaki mânâ, sadırlardan dökülen mânânın tezâhürüdür. Binâenaleyh inşâallah sizin pâk ve temiz sinenizden istifade edecek sadırlara gerek satır, gerek kelâm olarak intikal edecektir ve bu anlatılanlar burada kalmayacak, tâliplerine her zaman hayra vesile olacaktır diye düşünmekteyiz. Zira bundan evvel böyle oldu, bundan sonra da böyle olacaktır. Şurada mevzu olan hâdiseler ne ikimizle beraber başladı ne bu beraberlikten sonra nihayet bulacaktır. Bu mânâ ezelden ikram edildi, ondan ona, filandan diğerine intikal eyledi; müteselsilen sizin öğrenmeniz gereken bu mânâ fakirin sadrına indirildi, şimdi de istidadınız derecesinde size akmakta. Kim bilir bu peymane (kadeh) daha kaç el dolaşacak, kimden nûş edecek, hangi sâki elinden içecek, Allah Teâlâ indinde malûmdur. “Vefevka külli zi ilmin alîm / İstisnasız her ilim sahibinin üstünde bir âlim (daha üstün olan) vardır.” (Yusuf, 76)

 

Kıymetli İhsan Efendi oğlum!

 

 

Allah Teâlâ velâyet denilen bir makam hazırlamış. Bu makamı kendisine yakınlık haline sahip olanlara mesken ve sıfat eylemiş. Velâyet veya velî halini müşahede etmek henüz daha o velâyet halinin zâhirini müşahede etmektir. Yoksa velayetin bâtınî hali ve sırrını müşahedeye imkân yoktur. O mânânın görülebilen kısmını müşahedeye izin olsa da velâyetin sırrını idrak mümkün değildir. Hatta bu makama inmemek üzere oturan zât dahî bunu ifadeden âcizdir. Sen yediğin bir yemeğin tadını, aldığın zevkin sendeki hissiyatını dahî karşındaki insana aktaramazken fâni olmayan bakî bir zevkin lezzetini nasıl aktarırsın! Hele bu lezzet, tatmaktan öte kişiyi dâimî bir hal üzere kuşatırsa hangi lisânla, hangi kelâmla karşıdakine aktarılabilir? Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn er Rûmî (kuddise sırruhu) “Ben sana insan-ı kâmilden, velâyet makamındaki zâtın güzelliğinden, Allah Teâlâ’nın müsaadesiyle, kıyamete kadar bahsetsem gene de anlatamam.” buyurmaktadır. Ol sebepten bazıları nefsin mertebesinde ve insanî ruh ile alışverişlerinde velâyet sahibi oldukları zannına kapılırlar. Ama henüz mahlûk dairesinden çıkamamışlardır. Ne zamanki Halik kendisini gösterir, işte ol zaman sabahleyin güneşin görünmesi gibi artık ne yıldızlardan ne de kamerden bir eser kalır. Aynı bunun gibi, sen sen olduğun müddetçe O kendisini kâmilen göstermez. O (c.c), kemâliyle tulû ettiğinde de senden eser kalmaz. İşte benlik vehmi o zaman izâle olur. Arada hicâb kalmaz. Bu anlattığım makam dahî kemâl mertebelerinin başlangıcıdır. Nihayeti “el ârifi yekfîhu’l işâra / Ârif O kimsedir ki işaret o kimseye kâfidir) fehvasınca ancak müşahede ettiğinde zevkini alabileceğin makamlardır. Kuru laf ile hikmet veya ilim kelâmıyla bu makamlar anlaşılmaz.

Biz mevzuumuza dönersek, velâyet makamı işte Allah Teâlâ’nın artık kulunda cüzî irade gibi görünen o halin küllî iradeye kalbolmasıdır / dönüşmesidir. Yani velîsi / dostu Allah olan zâtlara “velî” denir. Bir kişinin velayeti kimdeyse yani velîsi olarak kim tayin olunmuşsa izin ve salahiyeti artık o kişinin velîsinden sorar ve o kişiyi velîsiyle beraber müşahede ederiz. Velî, harekât ve sekenâtı ancak velâyetinde olan zâtla müşahede edilmesi gereken zât demektir. Yani velîden zuhur eden haller Allah Teâlâ’nın nuruyla müşahede edilmezse kişi sırat-ı müstakimden düşer, âyete bakıp da onu başkasının kelâmı zannetmek gibi, kalbi küfür perdesiyle kararır. Dağlara taşlara bakılıp da ibret alınır da, ahsen-i takvîm üzere yaratılmış insanın güzelliğini ortaya koyan zât, ibret nazarı olmadan, îmân ve insaf ile bakılmadan anlaşılabilir mi? Bu sebepten birçok velîyullah yaşadıkları devirde alelade insanlar gibi muameleler görmüşler, kendileri bu durumdan hiç müşteki olmamışlar, lâkin halk bu insanların kemâlinden yaşadıkları müddet zarfında maalesef istifade edememiştir. Kâinâta ibret nazarıyla bakmayanların kendisi gibi gördükleri insana ibret nazarıyla bakması elbette ki muhaldir. Zaten hidayet öyle bir zevk-i manevidir ki, kişi bu hale eriştiğinde hem kendi benliğini hem insanlardaki güzelliği fark etmeye başlar. Yani hidayete erenler dikkat buyurursan mahlûkata ve bilhassa insanlara hizmet gayretindedirler. Çünkü hidayet nuru onu, insanı görmeye sevk eder. Şöyle bir tefekkür buyurduğunda hidayetten mahrum olan insanların hem kendilerine hem de başta insanlar olmak üzere etraflarına karşı zalim bir halde yaşadıklarını fark edersin.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum!

Velâyet haline erişebilmek müridin maksûdu olmamalı. Zira evvelce de arz ettiğimiz üzere mürîd bu yola girerken “Maksûdum Allah’tır, taleb ettiğim de sadece O’nun rızasıdır.” diyerek girmeli. Velâyet haline erişebilmek meselesini mürşid-i kirâm hazerâtı iki şekilde olur, diye beyân etmişler. Birincisini velâyet-i vehbî, ikincisini ise velâyet-i kesbî diye tasnif etmişler. Velâyet-i vehbî, tabirinden de anlaşıldığı üzere sonradan say ü gayret etmekle ele geçmeyen, ezelden Cenâb-ı Hakk’ın takdiri, kudretullahın kaderdeki tezahürüyle kişinin ruhlar âleminden velî olarak ihtiyarıdır /seçilmesidir.

Meselâ Hazret-i Pîr Bâzü’l-Eşheb Abdulkâdîr Geylânî tevatüren (insanların çoğunun şahit olduğu, inkâra mecal olmayan) gelen haber-i sâdıklarla (doğru haberlerle) ayân beyân olmuştur ki, kendisinde zuhûr eden kerâmât-ı ilâhîlerle ta ezelden velîdir, velâyet makamının sultanlarındandır. Hatta şu an dahî bizler müşahede etmekteyiz ki, ondaki velâyet kudreti ve tasarrufât kıyamet günü dâhil ebediyete kadar da devam edecektir.

İşte meşhur olan bir hâdise: Abdulkâdîr-i Geylânî Hazretleri, sabî (bebek) halindeyken Ramazan günü annesinden süt emmezmiş, iftar vakti geldiğinde sütünü ister, imsak vaktiyle ağzını mühürlermiş. İmdi bu, çalışarak olacak şey mi? Allah Teâlâ’nın velâyet burhanı olarak insanlığa ibret olsun diye gösterdiği kerâmettir. Daha çocukken eşkıyayı ıslah edip o eşkıya gürûhunun şekâvetini irşadıyla saadete tebdil edip Bağdat şehrine öylece dâhil olması meşhur kerâmetlerindendir. Yani ezcümle velâyet-i vehbî sınıfına mensup olan Allah velîleri ruhlar âleminde, ervâh-ı enbiyaya (peygamberlerin ruhlarına) en yakın halde bulunup bu sırla, aynı peygamberlerin sonradan nebî ve resul olmamaları gibi onlar dahî velâyet makamına sonradan çıkmış insanlar değildir. Bu cilve-i Rabbanî ve hikmet-i ilâhînin bir tezahürüdür. Bunun akıl ile îzahı mümkün değildir. Ancak şu var ki; bu nevî zevatın bulunması Allah Teâlâ’nın rahmetinin genişliğine, ümmet-i Muhammed’in velîlerinin büyüklüğüne, sırat-ı müstakimin nurlu ve bereketli yolunun güzelliğine delil olsun diyedir. “Yâ Rabbî, beni velî kıl!” diyerek dua etmek ile ele geçen veya kişiye bahşedilen velâyet hali, velâyet-i vehbî değildir. Çünkü dua etmek de bir gayret ve taleptir. Ancak istisnası şudur ki: Hak Teâlâ ezelden takdir eylediği ve seçtiği velîyi böyle bir duaya sevk edebilir. Yani onun öyle dua etmesi de vehbîdir. Amma bu hal üzere değilse vehmidir (Kişinin kendi evhamıdır.). Velâyet-i vehbî ile velâyet-i vehmîyi birbirine karıştırana zaten hiçbir sözümüz yoktur. Zira evhamın peşinde koşan kişiye ne mürşid ne de peygamberler bir şey yapabilir. Evham, bâtıl bir tercihtir. Hakk katında yok sayılana rağbettir. Bâtıla ve Hakk’tan gayriye talip olana kim yardım edebilir? “Felen tecide lehu velîyyen mürşida / Artık ona asla doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (Kehf, 17)

Şimdi gelelim ikincisine. Velâyet-i kesbî, gene tabirinden anlaşıldığı üzere gayret ederek, azmederek Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği sâlih amellere rağbet ederek, velîlerle ülfet ederek, zikir ile fikir ile meşgul olarak Cenâb-ı Hakk’ın kişiyi velâyet makamına çıkarması demektir. Zira her insan mademki sûretâ insan olarak yaratılmıştır, o halde Allah Teâlâ’nın halîfesi ve velîsi namzetidir. Cenâb-ı Rabbü’l-âlemin, âlemlerin Rabbi olan Hazret-i Allah her âlemde istediği terbiyeye muktedir olduğundan kişinin bu terbiyeyi, rızayı tahsil yönünde tercih etmesi onu neticede velâyet haline eriştirir. Şöyle bir misal verelim: Velîlerin adedini bin kişi kabul etsen bu bin kişiden velâyet-i vehbî yoluyla o makama erenler ancak on kişidir, mütebakîsi (geriye kalanları, diğerleri) velâyet-i kesbî denilen o makama eriştirilmişlerdir. O on kişi bu yolda hizmet edenlere âdetâ kandil vazifesi görürler. Onlar olmasa sırat-ı müstakimin güzellikleri ve Efendimizin nurunu müşahede zevki sâlikler için gayet zor olurdu. Allah Teâlâ raufu’r-rahîm olduğundan, kelâmını ve kelâmının beşer sûretindeki, Muhammed (s.a.s) ismindeki zâtını ve o kelâmın ve ol güzeller güzeli Hazret-i İnsan Efendimiz’in şerhi ve tefsiri olan ashabını bu âleme göndermekle kalmadı, bu âyetlerini müşahede etmemiz için en büyük âyât-ı kevniyyelerinden olan böyle hazret-i insanları bizlere gönderdi. Kuluna ziyâde sevgisi ve muhabbetinin eseri olarak ezelden takdir edilmiş Allah velîleri, insanların kalplerini bu Muhammedi nura uyandırdı, vesile oldu.

Bazı ahmaklar bu velî zâtlara hürmet ve muhabbet etmeyi dinin dışındaki bir muhabbetmiş gibi bidat kabul ediyorlar. Böyle kabul etmek, sonradan uydurulmuş olanların yani bidatlerin başıdır. Fahr-i âlem (s.a.s) buyurmuyorlar mı?

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olmazsınız.” diye… Adı üstünde Allah velîsi olan zâtları Allah için sevemeyen bir kişi seni beni sever mi? Bu sevgiden mahrum olan kişi Efendimiz’in buyurduğu üzere îmân sahibi olabilir mi? Îmânâ eremeyen kişi dünyada ve âhirette huzurlu bir kalp sahibi ve cennet sıfat ve âhirette cennet mekân olabilir mi ki hadîs-i şerifte ‘birbirinizi sevmedikçe’ buyruluyor. Yani kemâlinize, nâkısânıza bakmadan birbirinizi seviniz, ikazında bulunuluyor. Nâkısı bile sevmek îmân alâmeti iken kâmili sevmemenin ne alâmeti olduğunu tefekkür edebiliyor musun? Dikkat et ki, kişi velâyet sahibi zâtlara töhmet etmekle şeytanın adımlarını takip eder. Bu nevî insanlar bir müddet sonra nâfile ibadetleri terk eder ve hatta ashâb-ı kirâmı da hafife alır hale gelirler. Sonra daha da ileriye giderler. Efendimiz’in (s.a.s) sünnetinden ayrılır, sünnet-i şerîfelerini de küçümserler. Onlar bilmezler ki Allah velîlerine dil uzattıkları için Rasûlullah Efendimiz (s.a.s) onlardan nazarlarını çekmiştir, ol sebepten Efendimiz’e (s.a.s) muhabbet edemezler. Efendimiz’e (s.a.s) tâbi olmayı onun sözünü ezber etmek, tarihteki malûmatı hafızaya almak zannederler. Ve neticede Allah Teâlâ muhafaza eylesin, Hakk yoluna tevdi ediyorum, zannederken kendi benliklerinden görünür insanları bâtıla sevk ederler. Böylece, yani velâyeti inkâr ederek kendilerini tercih ettiklerinden kendi benliklerinden görünür, Allah velîsi olarak kendilerini ilân ederler. Allah velîsine bakarsın, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini, nurunu müşahede edersin. Velev ki âyet okumasın, hadîs-i şerîf nakletmesin. Huzurunda bu muhabbetle dolaşsın. Kaldı ki onlar âyet-i kerîme ve sünnet-i şerife üzere oturup kalkar ve hep bu nurla kişileri hidayete sevk ederler. Amma öteki herife bakarsın, lisânında âyet, din vardır. Fakat halinde ve kelâmında küfür kokusu, benlik ve enâniyet âşikâre zâhirdir. Velilik yoktur. Bu nevî haller yoktur derken o yokluk beraberinde bir ispat gerektirir. Peki, neyi ispat eyler? Halleriyle, duruşuyla ve kelâmıyla sadece kendi benliğini ispat eder. İşte bunlar tevhîd üzere değil, tefrik ve dalâlet üzere olan insanlardır. Koyun postun bürünmüş, vahşi kurttan daha tehlikeli yol kesen eşkıyadandır.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, velâyet yolunu inkâr sadece sözle inkâr etmek değildir. Allah’a yakınlık vardır iddiasında olarak da kişi velâyet makamını inkâr ve yol kesen harami derekesinde bulunabilir. Bunlar da sofî kıyafetindeki, benliğine taptıran sahtekârlardır. Görmez misin, zamanımızda nice namazsız, Cenâb-ı Hakk’ın dinini tahrif eden, hangi dinden olduğu belli olmayan acayip, garaip sözüm ona sofiler türedi. Balkanlar’daki savaşın açlık ve fakirliğin ve iktidar zafiyetinin ortaya çıkmasıyla bunlar da ayrık otu gibi baş gösterir oldu. Eskiden dine ve tarikat âdabına ters küçücük bir harekette bulunan kişinin paşmakları (ayakkabıları) ters çevrilirdi.

Şimdi adam kendisi ters olmuş, tersi yüzüne geçmiş, kimsenin bir şey dediği yok. Kur’ân-ı Kerîm okuyanla alay eder, hadîs-i şerîf ile meşgul olana “Sadırdan öğren, sadırdan!” diyerek kendisi mânâdan yoksun, mânâya işaret etmeye kalkar, “Benim dedem de şeyhti, babam postnişîndi, göbeğim burada kesildi, biz şöyle yapardık, böyle ederdik gibi kerâmeti ve fazileti kendinden menkul, kafasında şeyh sarığı, zannedersin ki bostanda bitmiş yaban kabağı, ne kendisi tat alır ne kimseye zevk verir. Şimdi bu soytarıların değil paşmakları, ibret-i âlem için kendilerinin ters çevrilmeleri lâzım ya, ne bizde kudret kaldı ne de bu sahada zülfikârı sallayan kaldı. Bu gidiş gidiş değil! Yakın bir zamanda âyetleri bile okuyamayan, namazı bile doğru kılamayan, Allah ve Resûl (s.a.s) ahlâkından beslenen tarikat âdâbını âdetten ibaret zanneden, hatta o âdetleri bile yapamayan derviş bozuntuları kendini gösterecek. İnşâallahu Teâlâ Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’inde vaat ettiği üzere nurunu tamamlayacaktır. Nurlanmış ve etrafı nurlandıran insanlar muhakkak gelecek, o zaman belki Cenâb-ı Hakk’ın gazap alâmeti olan bu hal, yerini rahmetine ve rahmetenli’l-âlemin olan Efendimiz’in nurunun tasarrufatına sevk edecektir. Yani evlâdım, velâyet yoktur diye inkâr eden münkirden daha çok velâyet yolunu ehliyetsiz olarak ikrar eden sahtekârın zararı vardır. Bunlar bizi ümitsizliğe düşürmesin. Cenâb-ı Hakk son güne kadar muhakkak nurunu tamamlayacak, ahlâk-ı Muhammediye’yi teyit edecek zâtları gönderecektir. Ve her devirde kendisini isteyenlere hidayet râhını gösterecek ve bu nurla nurlandıracaktır. Zamanımızdaki ahvâlin kötülüğü bir başka cihetten tâlipler için hayırlıdır. Çünkü pazar eskisi kadar kalabalık değildir, tenhadır. Alışveriş yapmak için çıkmasa da şöyle bir pazardan geçene Hakk Teâlâ velâyet makamının marifet güzelliklerinden ikramda bulunmaktadır. Bakınız, zât-ı âliniz daha bir sene geçmeden dördüncü esmâı mürşidinizden görerek tesbihatta bulunmaktasınız.

Bundan elli atmış sene evvel bir kişi bu esmâı alabilmek için yirmi beş otuz sene huzur-i şeyhte ve dergâh eşiğinde kâim olurdu. Yani âhir zamanın fitneleri olduğu gibi bu fitne devrine göre Cenâb-ı Hakk lûtf-i ihsanını ve nimetlerini genişletmiş, kendisine kurbiyyeti daha da kolay kılmıştır. Kıyamet alâmetlerinin zikredildiği bir hadîs-i şerifte fakır şöyle bir ifade görmüştüm: “İnsanlar, öyle bir zaman gelecek ki alenî olarak sokaklarda, dışarılarda fuhşiyat ve zinâ ile meşgul olacaklar. Onların içinden biri bu melaneti işleyenlere ‘Bari gidin şu fiili duvarın arkasında yapın, alenen yapmayın.’ diyecek. O kişi o zamanın şu içinizdeki Ebû Bekir Sıddîk’i gibidir.” buyuruyorlar. Cenâb-ı Hakk bizleri muhafaza eylesin. Bu devirleri de görür müyüz, onu bilemem. Lâkin eski sohbet meclislerinde gördüğümüz nurlu ve feyizli insanlarla şimdi sohbet meclislerini ve dergâhları işgal eden zâtları müşahede ettiğimde bendeniz zaten yeterince ızdırap duymaktayım. Herhalde daha ilerisini görmeye kalbi ve bedenî tâkatim yetmeyecektir.

Derviş İhsan Efendi oğlum!

Sâlik seyr u sülûkunda her geçen gün ilmini ve amelini artırmak idrakini ve irfanını kemâle erdirmeye çalışmakla mükelleftir. Zaten sâlik diye ona derler. Cenâb-ı Hakk Kitâb-ı Kerîm’inde: “Rabbine, ölüm sana erişinceye kadar kulluk et.” buyurmuştur. O halde “Bana yeter, bu amelim kâfidir.” demek emr-i Hakk’a muhalefettir. “Bir kere yemek yedim, yemeyeyim.” diyor musun? “Az evvel nefes aldım, şimdi almasam olur.” diyebiliyor musun? O halde kullukta ve bu kulluğun muhabbetle îfâsı demek olan, kişiyi rıza-i şerîfe ulaştırmak üzere tesis olunan seyr u sülûkta tembellik ve gayreti elden bırakmak ancak gafletle îzah edilebilir. Rıza kapısında böyle bir fiilin îzahı yoktur. Dervişlik daima rıza kapısının eşiğinde bulunmaktır, vesselâm.

Allah’ım, göz açıp kapama süresince dahî kendi nefsimize tâbi olmaktan, bizi bize bırakmandan Sana sığınırız. Bizler Seni bıraksak da, Senin rızandan düşecek hal ve harekâta tâbi olsak da, Sen rahmetinle bizleri muhafaza eyle ve bu muhafazayı râzı olduğun amellerle bizlerde tezahür eyle. Gafletten ve gaflet alâmeti olan ahvâlden ve ahlâk-ı rezileden Sen bizleri muhafaza eyle. Bizlere giydirdiğin kerâmet tâcını, insan elbisesini ve ahsen-i takvim üzere hilkatini daima ikramınla ve ihsanınla muhafaza eyle. Seyyiatımızı hasenâta tebdil eyle, çirkin ahvâlimizi ahsenü’l-hâle tahvil eyle. Velayetin sırrından haberdar olup, nurunla nurlanmayı, velâyet nuruyla Sana yakınlığı ve Sana yakın kıldığın kulları bu nurla tanımayı bizlere ihsan eyle. Yâ Rabbî, bizleri Senden râzı olan ve Senin de râzı olduğun kullarından eyle.

Âmin. Ve Selâmü  ale’l-mürselîn. Vel hamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn…


Editör diğer yazıları