Editör

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin, Tûti İhsan Efendi’ye 20. Mektubu

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin, Tûti İhsan Efendi’ye 20. Mektubu
09 Mar

Yâ Rabbî, Sen bana kâmil îmânın yolunu ilham eyle. Ve beni nefsimin şerrinden, nâkıslığından, nefsime düşerek Seni unutmak belâsından muhafaza et.

Bir önceki sayıdan devamı…

 

Sâdık kardeşim İhsan Efendi, daha evvelce de arz ettiğim gibi tabiî ki yaptığımız birçok fiil taklit ile başlar. Burada arz etmeye gayret ettiğim mana, o taklitte kalmamaktır. Şimdi bir çocuğu düşün, oyun oynarken bir sopayı bacaklarının arasına alır, sanki atın sırtındaymış gibi ağzıyla da ses çıkararak koşar oynar. Atın üzerinde gördüğü süvarileri taklit eder. Kendisini güzel bir Arap atının üzerinde dörtnala koşuyormuş gibi hisseder. Bu merakı ve taklidi yetişkin olduğu zaman yapacağı işlere âdeta bir köprüdür. Şimdi kırk yaşında bir adam düşün, bacağının altına sopayı alsa, beş yaşındaki çocuk gibi dıgıdık dıgıdık diye meydanda koşsa naparsın? Şaşırıp kalırsın. Hatta daha da ısrar ederse o kişiyi tımarhaneye atıp tedaviye alırlar. Yine çocuğun namaz kılışını düşün; sağına soluna bakar, namaz kılan büyüklerini taklit edip yatıp kalkar. Kırkına ellisine geldiğinde aynı şekilde yaparsa halk arasında onunla istihzâ edilir. Hatta namazla istihzâ ettiği düşünülürse kadı efendi tarafından sopaya çekilir. Aynı şekilde insan devam edegelen ibadet ve taatından zevk-i manevî almıyorsa, seneler geçtiği halde ibadet ve taatın kalbinde uyandırdığı bir neşe yoksa ve o güzellikleri irfanıyla fehmedemiyorsa burada bir nâkıslık yok mudur? Yani kişi tefekküre vesile olacak ilme sahip değilse bile en azından bu eksikliğin sebebini tefekkür etmek makamında değil midir? Bunu dahî düşünse kişi irfan sahibi olur. Zîrâ “Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz.” demişler. Bu mana çok önemlidir. Zîrâ kişinin taklitten kurtulması ve tefekkür makamına çıkabilmesi için dert sahibi olması lâzımdır. Şöyle bir insanlık sahasına bak, neler icat edilmiş ve neler keşfedilmiştir. Ziraat, barınma, yiyecek, içecek ihtiyaçları bu sahadaki icat ve keşifleri doğurmuştur. İnsan kendisine lâzım olan şeyi fark edince onu bulmak ve elde etmek derdine düşer. Rahatı için yahut ihtiyacını gidermek için o sahada gayret eder, kafa yorar, mesaisini harç eder. Ma‘nâ ilmi de böyledir. Kişi manevî eksikliğini, nâkıslığını hissetmeden, o mana derdini çekmeden taklitten kurtulamaz. Izdırabı olmayan, çileyi bilmeyen kişi dermanı ne bilsin! İşte mürşidler insanın rızayı tahsil edebilmesi için lâzım olan aşk halini, derdi artırmak suretiyle ve kişiye acziyetini ve nâkıslığını bildirip onu kemâle koşturmak suretiyle kalpleri uyandırırlar.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, bazı sözleri tekrar ediyorum, farkındayım. Lâkin evvelce yazdığımda o sözlere muhatap olan İhsan Efendi ile şimdi şu satırlara muhatab olan İhsan Efendi aynı değil. Binâenaleyh bazı kelâmın tekrarı îcab ediyor. Her rekâtta Fâtiha’yı tekrar ederiz. Zîrâ secdeden kalkan kişi başka bir benlikle kıyam eder. O buluş ile ve o makamdaki yakınlığı ile Fâtiha’yı tekrar eder. Neyse, şimdi bu kalsın. Amma tefekkür etmek üzre bir yerde kalsın. Hak celle ve âlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde “Elestü bi rabbüküm” buyuruyor. Yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Kullarının da cevaben “Belâ” yani “Bilakis (Yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin)” diyerek tasdik ettiğini beyân buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorabilirdi. Amma kelâmında böyle buyurmadı, bu, muhakkak bir sebebe mebnîdir. Müfessirler ve âlim olan zâtlar bu âyetin tefsirinde şu hikmete dikkat çekmişlerdir: Hak Teâlâ “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorsa belki şuursuzca, tefekkür etmeden hatta korkudan, bilmeden tasdik edilebilirdi. Ama suâl menfî soruldu. “Sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline muhâtab olan kişide, Hak Teâlâ’yı Rabbi olarak tasdik etmezse kendisini nasıl bir musibetin bulacağını ve Allah’sızlığın nasıl bir helâk olduğunun derdini idrak vardır, bu yüzden o idrakle, şuurlu bir şekilde “Belâ” diye cevap verdi. İşte bu arz ettiğim tefsirin az evvel bahsi geçen mevzuları nasıl cem ettiğini fark etmişsindir. Yani ruhlar âlemindeyken bile bizler tefekküre, şuurla imana sevk edildik. Bu sevk edilişte dahî derde talib olduk. İnsan derdini idrak etmekle dermanı müdrik kılındı. Ol sebeptendir ki, mü’mînler o kimselerdir ki onların derdi Allah’tır ve Allah’tan ayrı kalma korkusu manasına gelen takvadır. Bunun karşılığındaki derman ise Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet ve cemâlullahtır. İşte tefekkür, kişiye cemâlullah sırlarını, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîyat âyetlerini açan önemli bir miftâhtır. İbadet irfandan ayrı olamaz. Bu irfanın akılda karar kılmasına ve aklı nurlandırmasına tefekkür denir. Böyle bir saat tefekkür etmek, irfandan mahrûm olarak yapılan yetmiş sene ibadetten üstündür.

Derviş İhsan Efendi oğlum, insanların çoğu kalb iklimini ve tefekkürün Hak katındaki değerini bilemezler. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk bizi tefekküre sevk edecek ne çok şey halk etmiştir. Bunları saymakla ta’dât edemeyiz. Lâkin küçük bir misal vereceğim. Belki bu küçük misalle büyük manalara kardeşlerini sevk edebilirsin. Bazen bir şey düşünürüz. O düşündüğümüz karşımıza çıkıverir. “Akşama şu olsaydı da yeseydim.” dersin, akşam eve gelirsin, bakarsın ki canının çektiği şey sofrada duruyor. Demek ki tefekkür sahasının bir vücûdu var. Hak celle ve âlâ düşüncelerimize de vücûd veriyor. Rahmetinden dolayıdır ki kötü düşüncelerimize günah yazmıyor. Ancak iyi düşündüğümüz şeyleri daha yapmadan sevap olarak meleklerine yazdırıyor. Bu acîb bir şeydir. Demek ki tefekkür, düşünmek, hatırdan bir şeyi geçirmek onun bir âlemde vücûd bulmasına sebebiyet veriyor. Hatta o vücûdiyeti bu âleme dahî intikal ediyor. Bu misali başka bir misalle kuvvetlendirelim. Kişi Kâbe-i Muazzama’da kalbinden gelen kötü bir düşünceyi yahut hatırına gelen bir günahı hemen defetmez de hayalinde onu büyütmeye ve işlemeye devam ederse sanki o günahı işlemiş gibi muamele görüyor. Allah muhafaza eylesin! Bak, demek ki onun bir vücûdu var yani tefekkür küçük bir şey değil. Şimdi bu misalin tersini düşün.

Zikrullah ile tenvir olmuş bir kalb, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine şâhid olmuş bir göz, Allah Teâlâ’nın râzı olduğu hislerle dolmuş bir sîne tefekkür etmeye başladığı andan i’tibaren derecesini ancak Cenâb-ı Hakk’ın takdir edebileceği çok büyük bir ibadete mazhar oluyor. Aynı, bedenen bu âlemde ibadet etmiş gibi ecir alıyor, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet adımlarını atmış oluyor. Hem de bunu yaparken, hariçte bu yaptığı görünmediği için bu ibadetin zâyi olması mümkün olmadığı gibi kulun nefsi bile buradan pay alamıyor. Melekler ve insanlar hatta şeytanlar dahî onun o halinden haberdar olamıyor. Zîrâ Cenâb-ı Hakk husûsî arşının tahtında(altında) halk ettiği âlemlerden bir âlem içerisinde bu râzı olunan tefekküre bir vücûd veriyor ve harem-i subhanisinde onu muhafaza ediyor. İşte bu halin beyânı için Fahr-i âlem Efendimiz buyuruyor: “Lâ ibadete kettefekkür, tefekkür gibi ibadet yoktur.” Yani böylesi bir ibadete teşbih edilecek(benzer) ve ortaya konulabilecek, misal teşkil edecek amel yoktur. Böyle olduğundan Hak Teâlâ kendi ilâhî hazinesinden buna bir ücret tayin eder. Bu ücretin derecesi amelin cinsinden olup başka ibadetlere verilen ecirlerle ölçülemez.

İhsan Efendi oğlum, sohbet bu derecelere kadar çıkmışken şimdi dönüp de taklide bakabilir misin? Taklitin esamesi bile okunmaz. Şu kadarcık satırdan sonra bile herhangi bir kişinin taklidî hallere artık tenezzül etmeyeceğini düşünürsek zevât-ı kiram (kerîm olan yüce insanların) bu halde bulunan kişilere tenezzül edebileceğini hiç düşünebilir miyiz? Peki ya Cenâb-ı Hakk taklit ile Nefs-i Emmâre derekesinde olanı tenezzül buyurup hiç muhatab kabul eder mi? Böyle olduğu halde boğazına kadar günaha batmış kişi “Ah ben ne yaptım!” diye inler, “Aman yâ Rabbî!” diyerek Hak katındaki şahsiyetini birazcık tefekkürle aman dilerse o rahmet kapıları ona ardına kadar açılır. Yani kişi değil ibadet ve taatını idrak ile yapmak, günahını dahî günah olduğunu idrak ederek yapsa yine Cenâb-ı Hakk’ın katında makbul sayılacak hale ve amele ulaşır.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk taklitlerimizi tahkîk eylesin. Taklit ile tok gibi görünüp aç olmaktan muhafaza eylesin. Taklide gözümüzü açıp da tefekkürlere gözümüzü yummaktan muhafaza eylesin. Aklımızı, kalbimizi pür-nur eylesin. Kalplerimizdeki ucûbât-ı şeytaniyyeyi, sadırlarımızdaki vesavis-i nefsaniyeyi izâle edip ilhâmât-ı rabbânîye’sini gönüllerimize havale eylesin. Ölmeden evvel nefsini muhasebeye çeken, hesap gününden evvel kendi hesabını görmeye çalışan âkil ve sâlih mü’mînlerden eylesin.

Allâhümme elhimnî rüşdî ve e’ıznî min şerri nefsî / Yâ Rabbî, Sen bana kâmil îmânın yolunu ilham eyle. Ve beni nefsimin şerrinden, nâkıslığından, nefsime düşerek Seni unutmak belâsından muhafaza et.

Âmin.

Sübhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn vesselâmun ale’l mürselîn ve âlihi velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.


Editör diğer yazıları