Editör

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin, Tûti İhsan Efendi’ye 11. Mektubu

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin, Tûti İhsan Efendi’ye 11. Mektubu
09 Mar

Cenâb-ı Hakk’ın ihsanına mazhar İhsan Efendi oğlum...

Kendisine müştâk olanların damarlarında muhabbetini devr-i dâim ettiren kâinatın ve cümle feleklerin müdevviri ve yegâne hâlıkı ve rabbi Cenâb-ı Zü’l-celâl, ve’l-kemâl, ve’l-cemâl hazretleri’ne hamd û senâ olsun. Arz û semânın nuruna müştâk olduğu ve nuruyla devrettiği Nurun ala Nur Efendimiz Hazretleri’ne salât û selâm olsun. Bu nur ile zâhirimiz, bâtınımız cümle ecza-yı vücudumuz, kalbimiz ve benliğimiz pür-nûr olsun. Cenâb-ı Hakk’ın selâmı, rahmeti ve berakâtı sizin ve cümle mü’minlerin üzerine olsun.

 

Nurlu ve muhabbetli İhsan Efendi Oğlum, sıhhat ve âfiyet haberlerinizi aldıkça mesut oluyoruz. Hele merakta koymayıp haberdar etmeniz bizi ziyâdesiyle memnun etmekte, Cenâb-ı Hakk da iki cihanda sizi memnun ve mesut eylesin.

Pek kıymetli evlâdım, Cenâb-ı Hakk mübarek eylesin, şeyhiniz elbette sizden memnun ki, seyr u sülukunuza muhabbetle dâim olduğunuzdan, dördüncü esmâ ile sizi taltif eyledi. Dördüncü dairenin ehemmiyeti sizce malûmdur. Mürşidinizden veyahut rehberinizden meşk etmişsinizdir. Lâkin birazcık da sohbet şeyhi olarak biz dahi malûmat verelim. Evvelâ hatırlatmak lâzım ki esmânın artması her zaman iyiye alâmet değildir. Ancak siz istikâmet üzere devam ettiğinizden bu hali iyiye yoruyoruz. İnşallah siz de gördüğümüz gibi olursunuz.

Muhterem evlâdım, tarikatlar Allah ve Resûl yolunu muhabbetle meşk ettiklerinden bu meşklerini dahi Allah ve Resûl izninin haricinde yapmazlar. Yani tarikinde neyi talim ederlerse bil ki bir sebebe mebnidir (bir sebep üzere kurulmuştur.)  Mesela tevhidi veya diğer bazı tesbihatı çekerken yapmış olduğun vücut hareketleri dahi ya Hz. Peygamber’in (s.a.s) fiilidir, ya O’nun tasdik ettiği fiillerdir veyahut Melâike-i Kirâm Hazeratı’nın pirlere veya şeyhlere bizzat talim ettirdiği fiillerdir. Tarikin bâtını (tarikatların manevi, içyapısı) şöyle dursun zâhiri (dış görünüşü) bile muhakkak mânevi iznin veya ilhamın eseridir. Üzerine tekbirlenen (dua ile giydirilen) elbiselerin şekli, rengi, isimleri dahi mânâ ifade eder. Bunları şunun için arz ederim ki: Maddi veya mânevi, zâhiri veya bâtıni her ne meşk edildiyse, verildiyse bunlara riâyet edesin, verilen emanetleri aziz tutasın.

Dallı arakîyye olarak bilinen, sana tekbirlenen bu kisve-i evliyaullaha gelince… Dallı denilişinin zâhiren iki sebebi var. Biri: dallı demek destarsız (sarıksız takke) demektir. Yani dervişe tekbirlenince lisân-ı hâl ile işaret edilir ki bu kimse tarikimizde sâdık ve sâlih kişilerden olmaya gayret ediyor, kemâle erişecek. İkincisi; dallı denilir zirâ Hâlveti Tarikatı’nda arakiyye (takke) ve tâc-ı şerifin (şeyhlerin başına giydiği sarık) tepesindeki dallar bu takkenin etrafında uzar. Yine bununla işaret edilir ki, kendisine verilen feyzi ve manevi ilmi hayatına tatbik ederek hâl olmasına gayret ediyor. Dallı arakiyyenin işaret ettiği manevi hususların hepsini zikretmek epeyce uzun sürebilir. Velâkin muhtasar olarak (özetle) bir kısmını zikredelim. Dallı arakiyyeyi giyen derviş, beş vakit namazına muhabbetle müdavimdir ve hatta nâfile ile namazında kâim ve dâimdir demektir. Bunu giyen derviş, şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet kapılarına âşina olmaya başlamış demektir. Yine bu derviş, dört mezhep imamı, dört büyük kutup gibi zatların yolundan gitmekte ve onlardan feyiz almaktadır demektir. Dallı arakiyyenin bir ismi de “ahiret tâcı”dır. Böyle denilmesi sebebiyle derviş kabre konulduğunda bu takke başına giydirilir. Dallı arakiyye giyen kişi “sâfi gümüş oldu” demektir. Gümüş derece bakımından altından sonra gelir. Yani denilmek istenir ki gümüşlükten altınlığa terfi edebilir. Dervişin kıymeti, manevi bâhası ziyadeleşmektedir ve bu durumdaki derviş, saflığa ve kemale erişmeye namzettir. Evlâdım gördüğün gibi dallı arakiyye giymek, baş üstüne takke giymekten ibaret değildir. Basit görene alelade muamele edilir. Buna hürmet edene hürmet edilir, hakikatinden haber verilir. Allah için tazim eden ve yine Cenâb-ı Hakk’ın rızası için hürmet eden kişiler daima kârdadır. Asla zarar etmezler. İnsanın başına ne gelirse,(hürmet ve saygısı azaldıkça) rızadan uzaklaşmaktan gelir.

Cenâb-ı Hakk’ın ihsanına mazhar İhsan Efendi oğlum, bize tevcih ettiğiniz suallerin ancak bir kısmına cevap verebiliyoruz. Bunun sebebi ihmal değil belki sizin ihsanınızla zaten hallolabilecek meseleler oluşundandır. Diğer sualinizin cevabına gelince evlâdım, enbiyanın, sıddıkların, şehidlerin ve bazı sâdık kulların cesetlerini yemek toprağa haram kılınmıştır. Enbiyânın (peygamberlerin) kabirleri onlara bir nev’i halvethane gibi olmuştur. Şunu da unutmayasın ki; İki cihân serveri İmâmü’l Enbiya Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimiz’in kabri bellidir. Diğer enbiyânın hiçbirisinin kabri kat’i değildir. (Orada kabirleri olduğu kesin değildir.)

İşte peygamberlere yakîn ve varis olan zatlar derecelerine göre kabirlerinde cesetleriyle beraber durmaktadır. Mesela Hz. Hamza Efendimizin (r.a) kabri, bulunduğu yerden su çıkarmak bahanesiyle taşınmıştır. Şimdi Hicaz yolcularının ziyaret ettiği Uhud kabristanlığına nakledilmiştir. Sahih tarih kitapları, sağlam kaynaklardan bize aktardığına göre Hz. Hamza’nın (r.a) kabri açıldığında cesedinde en ufak bir bozulma olmadığını hatta omuzlarda taşınırken mübarek ayağının bir yere çarpmasından dolayı kanadığını çok açık bir biçimde nakletmişlerdir. Şimdi bundan ne olur denirse evlâdım, neler olmaz ki! İnsanın, ilme’l yakin imana muhtaç oluşu gibi ayne’l-yâkin (gözle görme) imana da ihtiyacı vardır. İşte bunları gördükçe kişi dünyanın geçici saltanatına aldanmaz, ahiret saltanatının sultanlarını görür ve oraya rağbet eder. İmanı yâkine gelir. Şehadet arzusu ile cihâd şevki ile daima hizmette olarak bu mübarek zatlara ilhâk olmak gayesi ile yaşar. Zaten bu mübarek zatlar da kendilerini aşk ateşine, iman çerağına yakarak bizlerin yollarını aydınlatmışlardır. Gören gözlere, işiten kulaklara ve yapabilene aşk olsun! Şimdi anlaşıldı ki Cenâb-ı Hakk yoktan var ettiği gibi, öldükten sonra dirilteceği gibi, isterse cesedi de ibret-i âlem olsun diye çürütmeyebilir. Ayrıca ibrette nasibi olanların şunu da görmesi lazım ki: Allah yoluna sarf edilen bedenler hatta nefesler zâyi olma kanunlarına rağmen kaybolup gidici ve zayi olucu değildir. Nefis makbul olur mu? Beden ve ceset makbul olur mu? Evet, olur. O cesedi ve bedeni Allah yolunda sarf edersen Cenâb-ı Hakk da cennet karşılığı senden onu satın alıverir. Bunun üzerine tefekkür ile satırlara sığmayan manayı, sadırda bulacaksın. Hakk Teâlâ ilmini müzdad eylesin, fehmini ve idrakini açık eylesin. Âmin.

Veliler yoldaşı, pirdeşim, evlâdım! Zikir esnasında vuku’ bulan hali zikrederek uzun mektubumuzu daha da uzamaması için nihayete erdirelim. Evlâdım vehim yapma, korkuya da kapılma. Kendi kendine âsude (yalnız) kaldığındaki halinden bahsediyorum. Yani kalbinin atmadığını, nefes alamadığını, dakikalarca bu halin devam ettiğini anlatıyorsun ya, işte o hâl; zikir esnasında Cenâb-ı Hakk sana ilham etmekte ki Allah’ın zikri ile daim ve kâim olanların tabiat zincirlerine ve beden zindanına ihtiyacı yoktur. Zira bunlar ve her şey Allah ile daim ve kâimdir. İşte sana gösterildi ki kalp sebeb-i hayat değildir. Nefes de öyle; vesile-i hayattır. Hayatın kendisi değildir. Kişi Allah zikri ile tatmin olsa başka şeye muhtaç değildir. Bir dem olsun sana bunu yaşatmışlar. Eğer korkup endişeye kapılmasaydın bu halin saatlerce devam edebilirdi. Fakat şunu unutma ki: Zikrin bazı hallerini sevmek de kişiyi maksattan uzaklaştırır. Yani kişi zikirden kastını unutur. Bazen sadece zikrin lezzeti için tesbihatta bulunursun. Bu kötü bir şey değildir.  Zikirden garaz Cenâb-ı Hakk’ın zâtıdır, vesselâm.

Senin kendince yaşadığın  tecellilerin hepsi daha evvel de söylediğim gibi sana aittir. Menzillerde oyalanmayasın. Zira yolcu yolunda gerek…

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum, kelimeler birbirinin ruh hallerinden anlamayan insanlar için nasıl pek mana ifade etmiyorsa birbirine yakın ruhlar arasında bile yazmak, konuşmak bir dereceye kadardır. Konuşmaktan, yazışmaktan maksat murada yakınlık içindir, Cenâb-ı Hakk murad ve gayelerimizi rızasına uygun eylesin. Benim gönlümü hoş eylediğin gibi Cenâb-ı Mevlâ dünya ve ahirette senin gönlünü hoşnut eylesin. Kelimelere sığmayacak manaları, senin ferasetine, irfânına ve kalbine havale ediyor seni dahi Hudâ’nın hıfz u emanına havale ediyorum. Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmeti üzerlerinize olsun.


Editör diğer yazıları