Editör

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin Tûti İhsan Efendi’ye Mektubu (15)

Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin Tûti İhsan Efendi’ye Mektubu (15)
28 Haz

Muhterem İhsan Efendi oğlum; hizmetin gayet de güç olduğunu, insana hizmet etmenin gayet nazik bir iş olduğunu ...

Âlemlerin Rabbi Hak Allahu Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâ olsun. Muhabbet-i ezelînin muhatabı, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, sırat-ı müstakimin bizzat kendisi, sıratullah, sâdık, musaddık, gelişi sıdk, kıyamı sıdk, oturuşu sıdk, kelâmı sıdk, gidişi sıdk, sâdıku’l-va’d Efendimiz Hazretleri’ne sonsuz salât ü selâm olsun. Cenâb-ı Hakk’ın dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinde kabul olunan salât ü selâmlardan, âline, ezvâcına, ashabına, etba’ına ve onu tasdik eden cümle ehl-i îmâna dahî va’dedilen ecr-i nâmütenahîden taksîm-i sübhânî ile ikram olunsun.

Hakk’a ibadette kâim, halka hizmette dâim, gönlümün muhatabı, sohbetlerimizin neş’esi İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı üzerine olsun.

Evlâdım, afiyet haberlerinden ve hizmet gayretlerinden haberdar olup ziyadesiyle memnun olmaktayım. Cenâb-ı Hakk seni sırat-ı müstakiminde sabitkadem eylesin. Bizleri kendi nefislerimize tâbi olmaktan muhafaza eylesin.

Muhterem İhsan Efendi oğlum; hizmetin gayet de güç olduğunu, insana hizmet etmenin gayet nazik bir iş olduğunu fakirin ikazından bildiğin gibi artık bizzat müşahede ederek bu zorlukları fark ediyorsun. Bu öyle bir tiryakiliktir ki hizmet ederken çektiğin meşakkatler -hâşâ Cenâb-ı Hakk’ın hizmetinde meşakkat yoktur amma- insanlarla meşgul olmak ve dâimâ onların eziyetlerine marûz kalmak her ne kadar Hakk’tan gayrı olmasa da halkın kişiye verdiği eziyetlerdir. Hizmete tiryaki olanlar için bu nevî meşakkatler senin hizmete duyduğun iştiyakı arttırır. Bu artış inatlaşmaktan yahut gazaptan mütevellit gayret değildir. Tam tersine kişi nefsinin tuzaklarından ve ülfet ettiği halkın kabasından kurtulur. İhlâs üzere bulunmasını etraftan gördüğü eziyetler sağlar, vesile olur. Allah için hizmet eder ve insanların iltifatına, rağbetine, kıymet-değer bilmesine bakmaz. Bu hal üzere mücahede ederken Cenâb-ı Hakk o kimseye bazı tatlar verir. Bu zevkle meşgul olan derviş ne acı sözlere, ne irfansızca hareketlere aldırış eder. Burada da kalmaz. Öyle bir hale gelir ki, Hakk’ın râzı olduğu sözlerden gayrisini işitemez, Hakk muhabbetinin zahir olmadığı fiilleri göremez hale gelir. Sen dışarıdan baktığında böyle hizmet eden zâtları çok büyük külfet ve eziyet çekiyor görsen de kalpleriyle kalıplarını ayırdıkları için zahirî meşakkatin onlara teması bile olmaz. Üzücü hâdiseler ve nankörlükler onlara dokunamaz bile. Zaten Allah için hizmet etmenin en bâriz husûsiyetlerinden biri de budur. Her ne eziyet görürse görsün, iftiraya, sû-i zanna marûz kalırsa kalsın, Allah Teâlâ’nın îmânını rüşde ulaştırdığı ve ihsan zevkiyle îmânını yaşayan kişi asla koyup gitmez, hatta hizmetleri daha âli ve daha şâmil olur.

Evvelce söylemiş idim, İmam Ali Efendimiz’e demişler ki: “Sana falan oğlu falan suikastta bulunacak, senin için pekiyi şeyler düşünmüyor. Kötülük yapmasından korkuyoruz.” Cenâb-ı Şâh-ı Velî cevâben: “Bu mümkün değildir. Zîrâ o kişiyi tanımıyorum ve kendisine hiçbir hizmetim olmadı.” buyurmuş. Hakk Teâlâ kendisi için yapılan ibadet ve taatta gayûrdur/gayretlidir. Ecrini bizzat kendisi vermek ister ve o niyetin ihlâsını fiilen ve halen cümle mahlûkatına göstermek ve onları şâhid tutmak murâd eder. Bu sebepten hizmet ehli olan zevât dâimâ kınanır, sû-i zanna marûz kalır. Hak ve hakikate müştak olanlar bu nevî hallerden aşkları tazelenmiş olarak çıkarlar. Yani kürbleri (sıkıntıları) ferece (kurtuluşa, hayırlı neticeye), dereceleri de âli dereceye vâsıl olur.

Maalesef hizmet ehline ve irfan yolundaki mürşidlere, hiçbir ilmi olmayan kişilerden ziyâde kendisini ilim ehli zannedenler tarafından tecavüzde bulunulur. Bunların bir kısmı şeriatın zahirinde, bir kısmı da tarikatın zâhirinde kalmış ham ervahtır (kemâli idrak edemeyen kişilerdir).

İhsan Efendi oğlum, burada hizmet edenler kınanır. Bu, dünya kurulalı beri bilemediğimiz hikmete mebni bir durumdur dedik amma, hizmet hizmet olacak. Hizmet ediyorum davasıyla ilimden, zikirden, ferasetten yoksun, bid’at yani sapık düşüncelerle meşgul adamların yaptığı işlere hizmet denilmez. Hizmetin tasdiki şeriat çerçevesindedir. Tarikat zaten şeriatın içerisindeki çerçevedir. Yoksa bizim burada söylediğimiz manayı gafil kişiler ve hizmet ediyorum derken ümmet-i Muhammed’i ifsad eden hezereler kendilerine senet olarak kabul etmesin. Ayrıca bu söylediğimizden, fitneye ve fesada sebep olacak ameller takdir ediliyor zannedilmesin. Hakk Teâlâ cümle mahlûkatının her an hizmetini görmekte. Amma bak hiç patırtı gürültü oluyor mu? Zahiren hizmeti görsek de Rabbü’l-âlemîn dahî hizmetini âdetâ perdeliyor. Dolayısıyla hem şeriatın hem tarikatın hem de halk nazarında câri olan âdetin ifsad olunmadan yürümesi icap eder.

Şimdi hizmet edenlerin tenkit ve tecavüze marûz kaldıkları mevzuuna dönersek, karışıklığa meydan vermemesi için âlim meselesini açalım. Zîrâ dedik ki, ilim ehli olduğunu zanneden kişilerin fitne çıkarması ve hizmete mâni olması akıl karıştırabilir. Evlâdım ulemâ nâmındaki kişiler iki nevîdir. Bir kısmı “ulemâ-yı muhakkikindir” ki bu zevât îmân ve İslâm’ın sancaktarı, kullara hakîkî ilmin râhını/yolunu gösteren âriflerdir. Hakikatten ve muhabbet-i ilâhîyeden haberdar olduklarından hatta bu hakîkî ilme âşinâ kılındıklarından dolayı hak üzere konuşurlar, Hakk’la bilirler, Hakk’la söylerler, Hakk üzere giderler. Hakk’ı kâim kılmak için gayret eder, hak ve hukuku hakça taksim ederler. Aradan kendilerini çıkarırlar. Cenâb-ı Hakk da bu sebepten onları hep Hakk’ta hak üzere kâim kılar. Cenâb-ı Hakk bu âlimleri İslâm cemaatinde dâimâ kâim eylesin. Sıhhat ve afiyetle başımızda dâim eylesin. Böyle âlimlerin ölümü âlemlerin ölümü gibidir. Bu nevî zâtlar ümmet-i Muhammed üzerinde belalara ve musibetlere kalkan gibi olup ümmet için rahmettir. Zâhirdeki celâlleri bâtınlarındaki cemâli muhafaza içindir. Muhakkak her devirde böyle âlim zâtlar vardır.

İkinci nevî ilimle meşgul olan zümreye ulemâ-yı rüsûm denir (işin resminde kalan, manaya dayalı metinlere, manasından uzak bilgi yüklenenler). Ulemâ-yı rüsûm diye şol kimselere denilir ki, mana ilmiyle meşgul oldukları halde manadan bihaberdirler. Adı üzerinde, işin resminde kalan kişilerdir. Ulemâ-yı rüsûm hakkında tafsilatla bahsetmek sadece sadrımıza darlık getirir. Bu sebepten uzun uzun anlatmayacağız. Lâkin kendilerini ulemâ diye tanıtan bu kişiler ilimden ne kadar mahrum olduklarını hakikat ve mana sahasına girince gösterirler. Derler ya ‘cahil cesur olur’ diye. İşte bu sebepten ilmin bile kâfi gelmediği müşahede, mana ve muhabbet gibi husûsî hallerin bulunması gerektiği mevzularda tam bir cahil cesareti gösterirler. Bunlardan bazıları ne kadar tarikat varsa inkâr edip, akıl erdiremedikleri bu mevzuda da cehaletlerini cesaretle göstermişlerdir.

Evlâdım İhsan Efendi, âgâh ol! Sözlerimi dikkatlice dinle, satırları yazarken seni karşımda görür gibi yazıyor, hatta konuşuyorum. Sonradan satırları tashih bile etmiyorum. Mektûbumu hitap gibi kabul eyle. Satırlardan çıkart, sadır sadıra olacak şekilde sana hitap eden kişiyi dinlercesine oku ve idrak eyle. Mektûbun dibâcesinde (baş kısmında) dua meyânında (bölümünde) zikrettiğim gibi Cenâb-ı Hakk bu âlemi muhabbet üzere yaratmıştır. Bu muhabbetini rahmetiyle kuşatmış ve örtmüştür. Bu rahmeti de ilm-i ilâhîyesiyle ihâta edip o ilimde rahmetini saklamıştır. İlim tek başına maksûd ve matlûb değildir. Olamaz da. Rahmetin ve o rahmet içindeki muhabbetin ilimle birleşmesi lâzımdır. Eğer kişi hakîkî ilim tahsilinde bulunduysa muhakkak rahmetten ve muhabbetten nasîbdâr olur. Çünkü kâinat böyle vücûda gelmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk’ın bir meşiyet-i ilâhîsidir (âinat nizamına yerleştirdiği kaidedir). Şimdi ilmi, matlûb ve maksûd olarak görenler bu idraksizliklerinden dolayı rahmetinden istifade edemedikleri gibi bu mahrumiyetleri onları aşktan da bihaber olmaya sevk etmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk’ın sahih ve temiz niyetle ilmi talep etmeyenlere mâni olması için halk eylediği perdedir. Binâenaleyh maksûdu ve matlûbu Hakk Teâlâ olmayanlar bu perdeye ve bu perdenin tuzaklarına takılır kalırlar. Hakk Teâlâ mahrem ilmine namahremi sokmaz. Şirkte olanlar, benlik davası güdenler, ilmin kabuğunda ve tat alamadıkları perdelerinde dolanıp dururlar, hakikati bulduk zannıyla kapının dışında kalırlar. Yani, hâşâ, “Erhamu’r-Râhimîn” olan Allah Teâlâ onları saptırmamıştır. Kendileri ilmi taleplerindeki niyet bozukluğunun musibetine uğrayarak lâyıklarını bulmuşlardır. Yani kendileri talep etmişler de böyle olmuşlardır. Ettikleri kendilerindendir. Çünkü Allah ilmi isteyene verir. Amma ne için isterse onun için verir. Sonra da hesabını alır, faydalı ilimle meşgul olan bekâya erişir, rahmete ve muhabbete nâil olur, kurbiyyet sahasında dem sürer. Diğeri de helâk olup fenâ derekelerinde nefsanî zevkinin tahsilâtıyla muazzeb olur.

Kavl-i Muhammedi olan şeriatı yegâne maksûd ve matlûb zannedenler meyvenin kabuğunu yiyip de meyveyi yedim zannedenlerden farksızdır. Elmanın dışındaki kabuk olmasa onun elma olduğunu anlamaz yahut o meyveyi muhafaza edemezsin. Amma o elma meyvesini yemekten murâd kabuğunu yemek midir? İşte zahir ulemâ yani ulemâ-yı rüsûm zâhirde kaldıkları müddetçe kabalıkları artar, kabuk hakkındaki ilimleri, asıl maksûdu bilemediklerinden hakikati görmelerine perde olur. Bunlar tarikatı inkâr etse ne olur etmese ne olur. Zahirini ve bâtınını içine almış, özünde muhabbet olan yolların hepsi Hakk ve hakikat yoludur, tarîkat-ı Muhammedi’dir. “Zâhir gerekmez, bâtın lâzımdır.” demek yahut “Zahir kâfidir, bâtın ile alâkadar olunmaz.” demek bâtıldır.

Âşık Yunus’un,

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakîkat, ma’rifet andan içeru

sözü bu mevzuu ne güzel özetlemiştir. Şeriat tüm hikmetlerin ve halin sırlarını içinde barındıran, âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın manalar üzerine giydirdiği libastır. İç içe olan ve her içte ayrı güzellikleri saklayan bu elbise seyr u sülûkun safhalarında sâlike müşahede ettirilerek talim edilir. Yani kalıbında kalmak makbul olmadığı gibi usûle uygun yürümemek de mezmûmdur (yerilmiştir).

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, her kul cennete ve cemâle mazhar olabilmek için Allah’ın rızasına muhtaçtır. Cenâb-ı Hakk’ın rızası olmadan hiçbir kul bu ulvî derecelere erişemez. Hatta Efendimize (s.a.s), Ashâb-ı kirâm: “Siz de mi Allah’ın rızasına muhtaçsınız?” diye suâl ettiklerinde Efendimiz: “Evet, ben dahî Allah’ın rızasıyla cennete gireceğim.” buyurarak rıza-yı şerifin ehemmiyetine işarette bulunmuştur. Cenâb-ı Hakk rızasını ve gazabını zahirî amellerin altında saklamıştır. Hangi amelden razı olacağını yahut kişinin hangi ameli işlerse rızaya kavuşacağını bu âlemde setr eylemiştir. Kişi çok küçük zannettiği bir günahtan dolayı ebedî azaba yahut huzurdan uzaklaşmaya marûz kalabilir. Aynı şekilde sevabı küçük zannedilen bir ameli işlemekle bu rızayı tahsil ederek cennete ve cemâlullaha yol bulabilir.

Evlâdım, dikkat et, âgâh ol! Bir mü’min güzel amellerin hiçbirisini küçük görmediği gibi, çirkin fiillerin de hiçbirisini küçük görmez. Görmez değil göremez. Böyle bir ihtiyarı (seçim hakkı) yoktur. Çünkü hangi amelle rızaya kavuşacak, hangi amelle rızadan uzaklaşacak bunu bilemez ki? İşte şimdi anlatabildim mi ‘cahil cesur olur’ sözünün ne manaya geldiğini? Allah’ın ilmiyle kuşatıldığını fark eden, kendi acziyetini idrak eden kişi bu hususta kendi bildiği gibi indî görüşüyle (kendince bildiği şekliyle) hareket edebilir mi? Takvanın asgarî bulunması gereken kısmı bu sahada kendisini gösterir. Mü’min kişi ‘yanlış yaparım’ diye korkar. Güzel bir amel gördüğü zaman da hemen onu öğrenir ve hayatına tatbik eder. Küçük günah büyük günah diye tertip edilen mevzular, cezalarına göre söylenilmiş vasıflardır. Meselâ içki içmek büyük günahtır, niçin? Hapis cezası ve dayak vardır. Daha başka birçok müeyyidesi vardır. Peki, gıybet etmek? Küçük günah sayabilir misin? Evet, gıybet eden kişi hareketiyle bile bu gıybeti yapsa kalkıp da kendisine hapis cezası verilmez, sopa atılmaz. Amma gıybet, Efendimizin beyânı üzere “Zinadan şiddetli” bir günahtır. Ve sonra belki de rızâdan, bu fiille uzaklaşacağız. Bilemeyiz ki… Evlâdım, günah Hakk Teâlâ ile aranı açan her şeye denir. Bu zaviyeden bakarsan küçük günah, büyük günah diye bir şey yoktur. Âdâb-ı muaşeret ve cemiyetlerin nizamı için böyle tasnif edilmiştir. Maksûdu ve matlûbu Allah olanlar için her güzel amel makbul, her kötü amel mezmûmdur vesselam.

Evlâdım İhsan Efendi, zahiren tarikata dâhil olup da bir de bu tarîk içerisinde ham sofular ve zâhidler vardır. Kendilerince mana üzere sülük ederler. Kendi benliklerinden ve hayvanlıklarından geçemediklerinden, mürşidlerinin irfanına eremeyip sadece zâhir bazı ahlâkla derviş olduklarını zannettiklerinden hizmet ehli bunlardan çok eziyet görür. Çünkü hizmet Hakk (c.c) için yapıldığından Hakk’ın kâim olmasını beraberinde getirir. Hak yolda bulunduğunu iddia eden, hizmetlerle âşikâr olan hakkı ya kabul etmek veya karşısında boynunu vermek zorunda kalır. Hak kâim olmak ister. Buna kimse mâni olamaz. Kalıplarını tarikata sokup kalplerini dışarıda bırakan bu zavallılar, Hakk ve hakîkate düşman olarak yaşarlar.

Necâsetten taharet ayrı bir mesele, hadesten taharet ayrı bir taharet şekli ve meselesidir. Bu gizli şirk ehli gafletlerini ve yanlış bildikleri âdetleri tasavvuf zannedip yolun hakikatine hizmet edenlerle çekişip dururlar. Evlâdım, az evvel arz ettiğim gibi bilmeyen adam ilimle karşılaştığı vakit insafı varsa boynunu büker oturur. Kabul etmese de itiraz etmez. Amma bir de cehaletin derinleşmiş şekli vardır ki biliyorum zannında olan kişilerde zuhûr eder. O sebepten ilmin zâhirinde kalan ve tasavvuf terbiyesinin kabuğuyla meşgul olanlar bu manayı fehmedemedikleri gibi mana ilmine ve erlerine düşmanlıkta bulunurlar. Mektûbunda yazdığın durumun tefsiri bundan ibarettir. Şimdi sana düşen dâima şemme-i Muhammedi’yi duy, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına tiryaki ol. Bu kimselerin yaptığı şeyleri değil, kendi yaptığın hizmetleri yok bil. Hizmetinde ne nefsinin nişanı ne de varlığının eseri olsun. Aradan çıkıver. Gizli gizli yollardan yârinle vuslat demlerini sür, kalbin safada olsun. Kalbine ikinci bir dost muhabbet ehlini bile koyman câiz değilken ağyarı ve düşmanı sakın kalbine sokma. Yeri geldiğinde münasip şekliyle zâlimleri de yerine oturt. Haddini bildir. Amma bunu yaparken de nefsini ara yere koyma. Hakk’la gör, Hakk’la konuş, hak ve hukuku muhafaza et, Hakk’ı kâim kıl. Benliğini kâim kılma. Hak sende otursun, sen de hep Hakk’la kâim ol. Cenâb-ı Hakk ihlâsını ziyâde eylesin. Kendi ihlâsından sana giydirsin. Seni ibâdât ü taata ve hizmete mahkûm eylesin ve bu hizmetlerden zevk-i manevî ve muhabbet-i ilâhî ihsan eylesin. Seni insanların ve cümle mahlûkatın şerrinden muhafaza eylesin. Senin şerli halinden de cümle mahlûkatı ve insanları muhafaza eylesin. Şerri hayra, seyyiâtı hasenâta, cümle ahvâli de ahsenü’l-hale dönüşen bahtlı kullarından eylesin. Âmin.

Ve selâmün ale’l-mürselîn. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Selâm sizin ve hidayete tâbi olanların üzerine olsun.


Editör diğer yazıları