Editör

Ebû Hanife'nin Tasavvufi Hayatı

Ebû Hanife'nin Tasavvufi Hayatı

Âlimler, İmam-ı Azam’ın takvası, ibadeti ve zühdünde icmâ etmişlerdir.

Âlimler, İmam-ı Azam’ın takvası, ibadeti ve zühdünde icmâ etmişlerdir. İmam-ı Azam, ahlaki kötülüklerden arı, her çeşit faziletle süslü, Allah ve Rasûlü’nün getirdiklerine sıkı sıkıya bağlıydı. İmam Abdullah b. el-Mübarek: “Ebû Hanife’den daha çok Allah’tan korkan birisini görmedim.”[1]demektedir. Abdurrezzak b. Hemmam: “Ebû Hanife’ye her rastladığımda gözlerinde ve yanaklarında ağlama izlerini görürdüm.”[2], Hafs b. Abdurrrahman: “Ben, takva sahibi, zahit, fakih ve âlimlerden çeşitli insanlarla birlikte oldum. Ama İmam-ı Azam gibi bütün özellikleri kendisinde toplayan hiç kimseyi görmedim.”[3], İmam Ahmed b. Hanbel: “O, âlim, zahit ve takva ehlidir. Hiç kimsenin sahip olamayacağı maddi imkânlarına karşılık yine de ahiret yurdunu tercih edenlerdendir.”[4]

Yezid b. Harun: “Ebû Hanife muttaki, temiz, zahit, verâ’ sahibi, doğru sözlü ve devrinde en güçlü hafızaya sahip olan âlimdi.”[5], Hasan b. Muhammed: “Ebû Hanife’ye bakan kişi ibadete olan düşkünlüğünden, zayıflayan vücudu ve sararan yüzünden ötürü ona acırdı.”[6], Zahit Davut et-Tâî: “O, gece yürüyüşüne çıkanların kendisiyle yolunu bulabilecekleri bir yıldız gibidir. Müminlerin gönüllerinde taht kuran önemli bir şahsiyettir.”[7]demektedir.

Kuşeyri, risalesinin takva bahsinde şunları söyler: “Ebû Hanife alacaklısının ağacının gölgesinde oturmaz ve şöyle derdi: ‘Her verilen borç beraberinde bir menfaat getiriyorsa o faizdir.”[8]

Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî şunları söylemektedir: “Ebû Hanife zamanında tekti. O’nun dünyadan ayrılması, ilimde, keremde, lütufta, takvada ve Allah için tercih etmede dağ gibi olan birinin ilim ve fıkhıyla birlikte yeryüzünü terk etmesi demekti.”[9]

Hasan b. İsmail b. Mücalit babasından şunları rivayet etmektedir: “Bir gün Harun Reşid’in yanında oturuyordum ki o esnada yanımıza Kadı Ebû Yusuf girdi. Harun ona dedi ki: ‘Ebû Hanife’nin özelliklerinden bize bahset.’ Ebû Yusuf:

‘Allah’a yemin olsun ki haramlardan kaçınmada çok titizdi. Dünyaya önem veren insanlarla oturup kalkmazdı. Çoğu zaman susmayı tercih ederdi. Devamlı tefekkür ederdi. Ağzından malayani laflar çıkmaz, boş konuşmazdı. Soru sorulduğunda cevabı biliyorsa o anda verirdi. Ey Müminlerin emîri! Ben onu hep kendini ve dinini koruyan, insanlar yerine kendi nefsinin tezkiyesiyle meşgul olan biri olarak bildim. Herkes hakkında hayırdan başka bir şey konuşmazdı.’

Harun Reşid: ‘Bu Salihlerin ahlakıdır.’ diye karşılık verdi.”[10]

 

Velayetteki Yeri

İmam-ı Azam Ebû Hanife tâbiun olduğundan ilk dönem evliyalar sınıfından sayılmaktadır. İmam Şa’ranî Allah yolunda kendilerine uyulan sahabe ve Tabiûnun velilerinden bahsettiği “et-Tabakatü’l-Kübra”[11]isimli kitabında İmam-ı Azam’a da yer verir. Takvasından dolayı kadılık görevine yanaşmamasından, insanların en âbidi olduğundan bahseder. Namaz kılarken çok ayakta kaldığından dolayı ona “direk/veted” adı verildiğini, yatsı namazının abdestiyle kırk sene sabah namazını kıldığını, namazda ağlama sesinin duyulduğunu hatta komşularının iniltilerinden dolayı ona acıdığını, Kur’an-ı Kerim’i vefat ettiği yerde yedi bin defa hatmettiğini anlatır.[12]

İmam-ı Münavî, İmam-ı Azam’ın hayat hikâyesini anlatırken onun kabiliyetli, mahir ve dolunay gibi parlak muhteşem bir imam olduğunu söyler.

Sonra şöyle devam eder: “İmam-ı Azam güzel ahlakı, takvası, saygınlığı ve asil duruşuyla tanınıyordu. Anlayışı ve hafızası yerindeydi. İşinde öncüydü. Nükteli sözleri vardı. Eşsiz çıkarımları olan sağlam bir fakihti. Açık, ayan beyan ve net bilgisiyle, razı olunan bir yolun yolcusuydu. Kendisi için güçlük verecek bir şeyin altına girmez ve ondan uzak dururdu. Tefekkür ve tedebbür onun işiydi. Çünkü tasavvuf hakkında şöyle denir: ‘O; bozulan, kirlenen ve tefekküre yönelen kişiyi temizler.”

İmam-ı Azam zahitlerin en abidi, kulların en zahidi idi. Bütün geceyi namazla, ağlamayla, yakarmayla ve duayla ihya ederdi…[13]

İmam Ahmed Serhendî el-Farukî Mektubat’ında İmam-ı Azam hakkında şunları söyler:

Küfeli İmam-ı Azam takvası, verâsı ve sünnete olan bağlılığıyla içtihatta ve hüküm çıkarmada başkalarının kendisini anlamaktan aciz kaldığı yüksek derecelere erişmiştir. Ebû Hanife ince ve nükteli manalara vakıf olduğu için, bazıları yaptığı içtihatlarının Kitap ve Sünnet’e ters düştüğünü zannederek O’nun ve arkadaşlarının ‘ehl-i rey’den olduklarını düşünmüşlerdir. İmam-ı Azam hakkındaki bu zanları, O’nun sahip olduğu ilim ve dirayetin mahiyetine ulaşamadıklarından, anlayış ve ferasetine muttali olamadıklarından kaynaklanmaktadır.”[14]

ed-Durru’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr” isimli kitabın yazarı Haskefi şunları söyler:

Üstat Ebû Kasım el-Kuşeyri risalesinde -tasavvuf yolunda öncü ve kendine has bir mezhebi olmasına rağmen- der ki: ‘Ebû Ali Dekkak’ın şunu söylediğini işittim: Ben tasavvufu Ebû Kasım Nasrabazi’den aldım. Ebû Kasım en-Nasrabazi Şibli’den, o Sırri Sakati’den, o Maruf Kerhi’den, o Davut Tâî’den, o da Ebû Hanife’den aldı.”

İmam İbn Âbidin de Durrü’l-Muhtâr’ın haşiyesinde şunları söyler: “O tasavvuf meydanın kahramanıdır. Çünkü tasavvuf ilminin temeli bilmek, amel etmek ve nefsi temizlemekten oluşmaktadır. Selefin bütünü onu bu özelliğiyle vasfetmiştir.”[15]

Haskefi’nin iktibaslarının tamamı Risale-i Kuşeyriye’de geçmektedir. Fakat Risale’de İmam-ı Azam’ın adı yoktur. Sadece Onu andıran şöyle bir ibare bulunmaktadır: “Dâvûd et-Tâî Tabiûn ile görüşmüştür.

Malumdur ki, Ebû Hanife, tabiîndendir. Fıkha, takvaya ve ibadete olan düşkünlüğünde onların önderidir. Sufi ve zahid olan Dâvûd et-Tâî de Onun arkadaşlarından ve öğrencilerindendir. Onun yanında tasavvufi eğitimini almıştır. Daha önceden de geçtiği gibi Ebû Hanife hakkında söylenen sözün sahibi odur: “O, Müminlerin gönüllerinde yer eden ve gece yürüyüşüne çıkan birisine yol gösteren bir yıldız gibidir.

Haskefi “Dâvûd et-Tâî ilmi ve tasavvufu Ebû Hanife’den aldı.” derken Kuşeyri’nin “Dâvûd et-Tâî tabiûn ile karşılaştı.” sözünü tefsir etmek istemiştir.[16]

İbn Teymiyye Minhâcü’s-Sünne isimli kitabında şunları söyler: “…Fıkıh, tasavvuf, tefsir ve hadis ehlinin imamları dört imam ve onlara tabi olanlar gibidir.”[17]Şeyh, dört fıkıh imamını hadise, tasavvufa, fıkha ve diğer ilimlere nispet edip onların başlarında İmam Ebû Hanife’nin olduğunu söyler.

İmam İbn Allan es-Sıddıkî el-Alevî eş-Şafiî el-Hicazî “el-Futuhâtu’r-Rabbâniyye ale’l-Ezkâri’n-Nebeviyye” isimli kitabında şunları kaydeder: “Ebû Hanife imamların büyüğü, alanında tek, saygın ve herkesin önderidir. İmamların imamıdır. Mertebesinin yüceliğinde, ilminin ve zahitliğinin çokluğunda ve batini ilimlerle mücehhez olduğunda herkesin görüş birliği vardır. O’nun zahirî ilimlerini varın siz düşünün. Kendi asrının insanları Onu medh u sena etmekten kendilerini alamamışlardır.”[18]

Ebû Hanife hakkında gerek burada, gerekse de başka makalelerde söylenen sözlere binaen rahatlıkla şu söylenebilir: İmam-ı Azam Ebû Hanife; Rabbanî büyüklerden, tasavvuf okulunun direklerinden ve temellerinden biridir. O, tasavvufi kaidelerin kendisinden alındığı ilklerdendir. Onun hayatından, mürşitler metot almışlar ve tasavvuf yoluna yeni girmiş salikler de âdab kurallarını iktibas etmişlerdir.

Sahabe ve Tâbiûn tabakası Rasûlullah’a (s.a.s) yakın oldukları ve en hayırlı asırlarda yaşadıklarından tabiatlarını ve karakterlerini takvanın, verânın, cihadın, ibadete tüm kalpleriyle ve ruhlarıyla yönelmenin, Allah (c.c) ile baş başa kalmanın, dünyanın süsünden yüz çevirmenin ve daha bir sürü olgun sıfatların mührüyle nişanlamışlardır. Böylece onlar kendilerinden sonra gelen müridlerin üstadları ve mürşitlerin imamları oldular.

Bunların zamanında sistematik olarak tasavvufî kuralların konmasına ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü bu kurallar ameli olarak onların doğal yaşamlarında mevcuttu. Onların bu durumu; tevarüs yoluyla Arapçayı bilen ve bu dili hatasız konuşabilmesi için kurallarını hiç kimseden öğrenmeye ihtiyaç duymayan Arap gibidir. Ama ikinci asır ve sonrasında insanlar dünyaya meyledince, dünya işlerine çok karışınca ibadete yönelen insanlar kendilerini sûfîliğe has kılarak içlerinden bir grup, diğer ilimlerde olduğu gibi bunun da kurallarını ve âdabını derlemiştir.

Burada şunu da ifade edeyim: İmam-ı Azam’ın mezhebine tabi olan, O’nun görüşlerini alıp ona göre amel eden tasavvuf ehli birçok evliya vardır: İbrahim b. Edhem, Şaik el-Belhi, Ma’ruf el-Kerhi, Ebû Yezid el-Bistamî, el-Fudayl b. İyaz, Dâvûd et-Tâî, Ebû Hamid el-Lifaf, Halef b. Eyub, Abdullah b. el-Mübarek, Veki’ b. el-Cerrah, Ebû Bekr el-Verrak ve diğerleri…[19]

Şayet bu isimler onu imam olarak görmeseydiler ona tabi olmaz, arkasından gitmezlerdi.

Salât Efendimiz Hz. Muhammed’e, ailesine ve bütün arkadaşlarına olsun.

Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.

 

Alıntı; Prof. Dr. M. Tahir Nurveli - Tercüme: Hasan Terzioğlu - İnkişaf Dergisi

 

[1] el-Hayrâtu’l-Hisan, 58, Tehzibu’l-Esmâi ve’l-Lugat, 2/221, Menâkibu’l İmâm-ı Ebî Hanife, 24.

[2] Ebû Hanife, İmâmu’l-Eimmeti’l-Fukahâi, 79.

[3] Ebû Hanife İmâmu’l-Eimme, 84.

[4] el-Hayrâtu’l-Hisan, 47, Ebû Hanife, İmâmu’l-Eimme, 104.

[5] Aynı Eser.

[6] Aynı Eser.

[7] el-Hayrâtu’l-Hisan, 49, Ebû Hanife, İmâmu’l-Eimme, 90.

[8] er-Risaletu’l-Kuşeyriyye, 57, Tabakatu’ş-Şa’rani, 53, el-Hayrâtu’l-Hisan, 60.

[9] Ebû Hanife İmâmu’l-Eimme, 78, Hayâtu’l-İmâm-i Ebî Hanife, 56.

[10] Menâkibu’l-İmâm Ebi Hanife, 16, el-Kevakibu’d-Durriyye, 1/313.

[11] Levakıhü’l-Envar fi Tabakati’l-Ahyar.

[12] et-Tabakatu’l-Kubra, 3–53.

[13] el-Kevâkibu’d-Durriyye, 1/312.

[14] İmâm Rabbani, el-Mektûbât, 2/94.

[15] ed-Durru’l-Muhtâr ma’a Hâşiyeti İbn-i Abidin Aleyhâ, 1/43.

[16] et-Tabakatu’s-Seniyye, 3/234, el-Cevahiru’l Mudie, 194, Menâkibu’l-İmâm Ebi Hanife, 17,28.

[17] Hamişu Mekâneti’l-İmâm Ebi Hanife, 50, Tebyidu’s-Sahife, 16.

[18] el-Futuhâtu’r-Rabbâniyye, 2/105.

[19] Menâkibü’l-İmâm Ebî Hanife, 11, Târîhu Bağdat, 13/324, Hâşiyetü İbn Abidin ve ed-Dürrü’l-Muhtar, 1/41-43, et-Tabakatü’s-Seniyye, 3/234.


Editör diğer yazıları